Arap Yalancı Baharı ya da Pastırmayazı

0

Bakmayın şimdilerde mevsimlerin ve mevsim ataklarının bile “naylon” çıkmasına; eskilerde Yozgat’ta öyle yazlar, öyle kışlar ve baharlar yaşanırdı ki insanın tebdili şaşardı. Bizim “güz” dediğimiz sonbaharın içinden çıkıp “pastırma yazı” günleri gelirdi aniden… Biz, mevsimlerin dilinden anlamayan yeniyetme takımı sevinir, hemen ağustos ayına döner ve “kısa kollar”ı çekerdik. Annelerimizin uyarlarını pek tındığımız söylenemezdi zira onların, pastırma yazının yalancılığı hakkında söylediklerine asla inanmak istemezdik. Bununla kalmaz, çevredeki “mirilli” gölcüklere “çimmeye” gittiğimiz bile olurdu. Ancak bir sabah, “yırtık don kaçkını” misali birdenbire, o çirkin suretiyle çıkar gelirdi “berd-ül aceze…” Ama ne geliş! Baksanıza adı bile Türkçe değil, Arabi lisanınca… Neyse… Bakıyorum da şimdilerde, bizim Orta Anadolu’da ne pastırma yazı kalmış, ne de berd-ül aciz… İklim öyle bir yumuşamış, öyle bir munis olmuş ki; valla, insanın yaşayası geliyor. Zavallı cahil ben, tüm dünyadaki iklim hareketlerinin bizim illerdeki gibi “lightlaştığını” sanıyordum. Meğerse yanılmışım; mesela, bu yılın pastırma yazı çok siyasi bir biçiminde çıkageldi Diyar-ı Arap cihetinden… Herkes, bu geleni yaz sandı; oysa tıpkı bizim yeni yetmeliğimizdekine benzer bir yanılgıydı bu… Derken, kanaatimizce adına “Arap pastırma yazı” demenin daha doğru olduğu bu “meltemsi” iklim esintileri, berd-ül aceze ayazlarıyla ölümcül darbeler almaya başladı. Örnek mi? Mısır’da, bizim baba lisanıyla “Kıpti” dediğimiz “Koptlar” ayaklandı. Tunus’ta ise bir film, fitili ateşledi; “Persepolis” adlı, İran rejimini konu alan bir yapımda İslam’a hakaret edildiği gerekçesiyle “Selefi meşrep gruplar” sokaklara döküldü. “İlelebed gitti” sanılan Abdullah Salih, tekrar Yemen’e döndü ve Saba Melikesi Belkıs Hatun’un görkemli tahtına, yeniden kuruldu; meğerse adamı, “şeytan almış götürmüş”tü, tabi “satamadan geri getirmişti.” Akşam-sabah ajanslarında seyrettiğimiz gibi Libya’da birinci perde bitti, ikinci perde devam ediyor. Henüz ber-ül aceze sırası gelmedi ama yakın zira ülkenin yeni rejiminin; “Kur’ana dayalı olacağını” iddi eden muhalefet ileri geleni ertesi gün görevini teslim etmek zorunda kaldı. Bu arada, Suriye’yi saymıyorum; çünkü o, başka bir yazının konusu… Yine Suriye gibi Yemen, Bahreyn ve benzerleri arka sayfanın karalamaları; daha sonra değiniriz, işallah… Her neyse… Bu yazımızda Afrika’ya misafiriz.

***

arap_bahari_misir

Eğer bugün, başka bir işiniz yoksa başa dönelim mi? Efenim; günlerden bir gün, bildiğiniz gibi Tunus’ta bir işportacı kendini yaktı ve dikili taşlar (Stonehage miydi onlar?) devrilmeye başladı. Yazının burasında, “Abi, konu, bu kadar basit mi?” demelisiniz. Tabii ki değil; ona bakarsan Birinci Cihan Harbi’de Avusturya Arşidükünün, Saraybosna’da bir Sırp terörist tarafından öldürülmesiyle başlamıştı. Ya işin arka plânına ne demeli?

Öyleyse bu durumda gelmeliyiz şu “yalancı bahar”ın arka plânına; ha ne dersiniz? Gelelim dediğinizi duyar gibi oluyorum; eh, o hâlde ne duruyoruz, buyrun buradan yakın! Efenim, her şey, 1992’de “Black Hawk’ın” Somali’ye girişi ile başladı; “üstten pervaneli, hantal demir kuşun düşüşüyle” de dünya siyasi poker masasında birincil oyun olarak yerini aldı. Konuşulmasa olmazdı. “Böyyükler” bed sesleriyle konuştular…

Fakirin çeşitli yerlerdeki acizane konferansları, yazıları ve radyo konuşmalarını takip eden kardeşleri bilir; bendeniz, yeni kavramlar “uydurmaya” bayılırım. Bu manada, kalemime doladığım yapay kavramlardan ikisi de “AlmoFrans ve İngoAmerikan” sözcükleridir. Aciz, burada iki siyasi ortaklığı ortaya atmakta; AlmoFrans diyemi ile Berlin-Paris, İngoAmerikan ile de Londra-Washington kardeşliğini işaret etmekteyim. Bu ikişerli ortaklıkları da bir üst çatı altında, “Töton” kavramı ile tek güç hâline getirerek bir “uluslar üstü siyasi organizasyon”u haber vermekteyim. Ancak Töton kavramı, uydurma bir sözcük değildir; içine Almanlar, Fransızlar, İngiliz ve Amerikan Anglosaksonizmini de alan tarihi bir ırk temelidir yani “Kavimler Göçü”yle Hindistan cihetinden Avrupa’ya inen bir ırki yapının tarihteki adıdır ki, pek çok tarihçi, bunlara “Germen kavimleri” adını verir fakat bendeniz, kavramı Alman Germenleriyle karıştırmamak için “Tötonlar” demeyi tercih ediyorum.

İşte, zurna burada “düt” diyor ve biz, sadece “Arap baharı”nın değil tüm dünyadaki bütün siyasi “mevsimsellikler”in arkasında bir “büyük Töton plânı”nın olduğunu seziyor/görüyoruz. Yani diyoruz ki; hiç bir taş, durup dururken yerinden oynamaz. O hâlde, “Efendim, halkların bıkkınlığı, sonunda insani sabırları taşırdı, dı, dı, dı…” gibi gerekçelere karşı ne diyeceğiz? Diyeceğimiz şu ki; Hayır beyler hayır! Yok böyle bir şey; halkların ruhuna “kontrollü dolumlar” yapmadan sabırlar taşmaz. Veya sabırlar taşmaz ancak taşırılır. İşte, cihet-i Arap’ta da bu oldu; sabır senaryoları, Tunus’ta taşırıldı ve taşan “sabır hareketi” ülkeden ülkeye yönlendirildi. Bu arada, biz “tiyatro seyircileri, seyirlikleri” gerçek gibi algıladık; doğal olarak yanıldık, yanılgımız devam ediyor. Yeri gelmişken şuraya büyük harflerle yazıyorum: TUNUS, CEZAYIR GIBI ESKİ FRANSIZ SÖMÜRGELERİNDE YANİ BUGÜNÜN “FRANKOFONİ DEVLETLERİ”NDE PARİS’İN, SUDAN, MISIR GİBİ ESKİ İNGİLİZ SÖMÜRGELERİNDE YANİ BUGÜNÜN “COMMONWELT ÜLKELERİ”NDE İSE LONDRA’NIN İZNİ OLMADAN KUŞ UÇMAZ; KERVAN GEÇMEZ; bırakın spontan halk hareketlerini…

Gelelim şu büyük Töton plânına yani BTP’ye.. . Plân yeni değil, başlangıç tarihi 1648’e Cromwel’in Resterasyon İngiltere’sine kadar uzanıyor fakat bendeniz, BTP’nı resmi olarak 1701(Sanayi Devrimi)’den yola çıkarmayı yeğliyor ve yüzer yıllık paketler halinde 2001 tarihine kadar getiriyorum. İşte, şimdi yukarıda sözünü ettiğim büyük Töton ortaklığının “2001+” aşamasındayız. Bu aşama, BTP’nda “Kıta Devletleri Federasyonu” olarak maddeleştirilmiş durumda; dünyanın siyasi yapılandırması, bir sonraki yüzyılda “Kıta Devletleri” biçimini alarak “Dünya Devleti”ne doğru yola devam edecek…

Sözünü ettiğimiz yola, kesme taş döşeyen plân gereğince, kapalı kapılar ardında kotarılan Töton bölüşümünde dünya kıtaları, AlmoFrans ve İngoAmerikan biraderler arasında pay edilmiş durumda. Avrupa, Afrika ve Güney Amerika kıtaları AlmoFrans’ın payına, kalan karalar da İngoAmerika’nın payını düştü. Işte, bu paylaşımın imzaları, “Black Hawk’ın” düşmesiyle bizim Çevik Bir’li Somali günlerinde atıldı. Atılmasa ne olurdu? Black Hawk düşmemiş onun yerine Somalya düşmüş olurdu ki, akabinde “muzaffer yankiler” Sudan’a ve Mısır’a girerlerdi. Orada da durmaz Libya’ya yönelirlerdi; işte, o zaman Üçüncü Cihan Harbi “merhaba millet’” derdi. Neyse ki Black Hawk düştü de İngoAmerika ayıldı, Vietnam’ı hatırladı, korktu, AlmoFrans biraderlerine “gelin anlaşalım; iki aileye iki dünya savaşı yeter, üçüncüsü kusturur…” dedi.

“Black Hawk an(t)laşması” masasında, tarafları asıl yoran kıtaların paylaşılması değildi. Kıtalar içinde yer tutan farklı paylardı. Mesela, Afrika kıtası AlmoFrans’ın payına, Asya kıtası da İngoAmerikan’ın payına düşmüştü ancak Asya’da Fransız, Afrika’da da İngiliz toprakları vardı; peki, buralar ne olacaktı? Tabii ki tek mantıklı çözüm değiş tokuştu ama bu “trampa”dan önce herkes, kendi topraklarında gerekli düzenlemeyi yapıp el değişimine hazır hâle getirmekle yükümlüydü. Her iki taraf da bu yükümlülüğünü bildiği yöntemlerle çözmek için harekete geçti. İngoAmerika, “kendi Afrika’sında” çalışmaya başladı. Bilmem gözünüze ilişti mi; geçenlerde haberlere düştü, Amerika’nın örtülü ödenekten, Kahire Elçiliği eliyle yüz yetmiş milyon dolar kullandığı yazıyordu. Bu bütçenin önemli bir kısmıyla Eritre’deki gizli kamplarda “öncü ihtilalci provakatörler” eğitilmiş. Öyle anlaşılıyor ki, bu provakatörlerden hem İngoAmerikan, hem de AlmoFrans ekibi faydalanmış ve “Eritre avangardları”nın kirli eliyle dört bir yönde “bahar etiketli ya da yasemin kod adlı olaylar” ateşlenmiş. Acaba Tunus’ta kendini yakan işportacı da “Eritre yeminlileri”nden biri miydi? O değilse bile, zavallı işportacıya çakmağı çakan, mutlaka onlardandı.

arap_bahari_harita

Devam edelim… İngoAmerika elinin altındaki Somaliyi “el Şebap” örgütü eliyle diz çöktürdü ve zavallı kara ahaliyi açlık ve saldırılarla terbiye edip “İmdat, can kurtaran yok mu?” bıkkınlığıyla “denize düşmüş sarılacak yılan arıyor” biçiminde tam el konulacak kıvama getirdi. Durmadı. Sudan’ın, Darfur bölgesini bataklık hâline soktu; sonunda, Afrika’nın en büyük devletini “zoraki anlaşma”yla ikiye böldü, sun’i bölümlerin aralarında bir petrol bölgesini de kavga nedeni hâlinde karantinaya aldı. Durmadı. Mısır’da, halk eliyle eski firavunu yıktı; ülkeyi “neoyeniçeri karekterli Mısır ordusu”na teslim etti. Şimdi ise SiAEy’in siensi tezgahında “nur yüzlü neofiravun”u parlatmakla meşgul. Karakteri gereği İngoAmerika bunlarla da yetinmedi, devam dedi. Mısır sorununun siyasi ucunun nereye varacağı yavaş yavaş belli olmakta; sıradaki senaryo, Kahire sokaklarında bir Hıristiyan-Müslüman çatışması… “Mısır operasyonunun sonunun nereye varacağı belli…” dedik ya; belli olanı şu ki; yakın bir gelecekte “Nil’in ülkesi” ikiye bölünerek, orada, hiç yoktan bir “Kopt devleti” ortaya çıkartılacak. Bu devletin gelecekteki görevi önemli; öyle anlaşılıyor ki, Tötonlar, Kuzey Afrika’yı bu “Kopt üssü”nden idare edecek. Bunların dışında İngoAmerikan’ın, başta terbiye edilmiş Güney Afrika Cumhuriyeti olmak üzere, kara kıtadaki diğer parçalarında uyku devam ettiği için somut bir sıkıntı yok. Böylece Tötonların büyük biraderi, Afrika’da üzerine düşeni yapmış ve büyük değiş tokuş için bölgeyi hazır hâle getirmiş vaziyette.
Bu durumda AlmoFrans, “kara elması” teslim alabilir ancak Kuzey Afrika’da, şahsına ait “eski aylar”ı da kırkıp kırpıp yıldız yapması veya onlara, “işte, şimdi kuşa benzedin” işlemi uygulaması gerekiyor. Bu konuda Frau Merkel ile Mösyö Sarkozy anlaştılar; Bu oyunda mösyö kötü polisi, frau arkada durup iyi polisi oynayacak. Zaten neredeyse Afrika’nın tamamına yakını, “Fransa’nın baba toprağı” sayıldığı için buralara Almanya’nın doğrudan müdahalesi uygun sayılmaz; böyle bir atak, dünya kamuoyu nezdinde tepki toplardı fakat Paris için böyle bir sorun bulunmamakta; tabii ki, evinin içini düzenlemek Paris’in hakkı! Almanya’nın parasal desteği, Fransa’nın fiili katkısı ile fitil ateşlendi; fitilin ateşlemesiyle birlikte çölde sahte bir yaz güneşi doğduruldu ve “yapay halk hareketi” yasemin kod adıyla Tunus’tan start aldı. Tunus, bölgedeki benzer karekterli diğer ülkeler için örnekti; bu itibarla kolayca çözülmeliydi. Bu nedenle hareketi kotaran Paris, “anlaşmalı adamı bin Ali”yi bir haftada harcadı. Bunu gören Mısır, Libya ve Asya’daki Arap halkları, “Aa!” diye nida ettiler. “Diktatörleri yıkmak ne kadar kolaymış, hadi biz de yıkalım!” diye sosyal medya üzerinden “digital eller” tarafından örgütlendirilip meydanlara koşuşturuldular. Ha, bu arada hatırlatalım, bu digital oyuncuların bayraklarının da bizim cihetten gittiği söyleniyor; Ostim bayrak üreticileri durumdan son derece memnunmuşlar, duygusal anlamda yani… Neyse… İşte, böylece “birinci uluslar arası diktatörleri yıkma oyunları” başlamış oldu.

Bu oyunda en dişli zalim Kaddafi çıktı zira bidayette (yani 1911’de) Libya, bir oldu bitti sonucunda İtalya’nın eline düşmüştü. Ancak bölgedeki “Roma hakimiyeti” İkinci Cihan Harbinde, Mussolini Faşizminin yenilmesiyle sona ermiş ve Trablusgarp’ın idaresi Fransa’nın eline geçmişti. Ancak görünen o ki Paris, o günden bugüne Libya’yı “yarı bağımsız” bir şekilde tutmuş; kıvırcık saçlı, çadırsever diktatörün, “zırt pırt” Amerika’ya meydan okuyor olmasından gizli bir zevk alarak başına buyruk hareket etmesine izin vermişti. Bu nedenle “dolmuşa binmekten pek hoşlanan” Kaddafi Usta, husule gelen “kerameti” megalomanik bir dürtüyle “kendinden menkul” sayarak, bir ziyaret esnasında Türkiye başbakanına bile efelenerek, firavunluğunu ilân etmişti; bilindiği gibi firavunlar ise kendilerini “tanrı sulbü” olarak niteliyor ve yeryüzünü “babalarının kutsal mirası” sayıyorlardı. Kıvırcık saçlı, pörtlek gözlü, çirkin diktatör de kendini Libya’nın “kutsal mirasyedisi” olarak “Ramsesgiller” tarihine kendisiyle ilgili olarak sahte bir kufi yazıyla not düşürmüştü: “Arap âleminin tek kralı, Seyfullah Kazzafi… İşte, bu nedenle bin Ali gibi “uyumlu bir kapıkulu” olamamış ve “git” dendiğinde gitmeyerek “sahip mösyö”ye meydan okumuştu. O zaman “tekdir ile” yola gelmeyenin “hakkı kötek”ti ve çobanına saldıran bir köpek misali cezalandırıldı. Kırk yılda Libya’da Kazzafi’nin klanı için yapıp ettiği her şey yerle bir edildi. Biriktirdiği hazinelerin Batı bankalarında olanlarına el kondu, devlet kasalarında olanlar Afrikalı “lejyoner/paralı askerlere yedirildi, silah oldu halka sıkıldı, karmaşada kapanın elinde kaldı. Sıfırı tükettiği anda da bir kanalizasyon borusunda, gübreye bulanmış olarak linç ettirildi. Ancak Libya’nın serencamı henüz bitmedi. Batının şeyhlerin kafasına soktuğu; “Ülke idaresini hangi aşiret üslenecek?” sorusu hâlâ muallakta. Belki de yakın bir gelecekte “Libya’nın berd-ül acezesi” olarak ortaya çıkacak zira karmaşa sırasında çöl mağaralarına yığılan yeteri kadar silâhın maliki olan aşiret şeyhleri iştahla “Kaddafi’nin varisi” olma hayalleri kurmaya başlamış olmalılar. Bu çöl güçleri, aynı zamanda, Batılı ölüm tüccarlarının iştahını kabartan külliyetli miktar da dolların da sahipleri… Bekleyip göreceğiz. Bu bekleme esnasında “1994 sonrası Afganistan’ı”nın “vaziyeti coğrafyasının hezimeti coğrafyası”na bir göz atsak, durumu kavrama açısından yararlı olur kanaatini taşımaktayım.

İşte, Arap pastırma yazı bu şekilde tamamlanmış oldu/olacak gibi görünüyor. Şimdi, sıra berd-ül acezelerin arz-ı endamında. Bilindiği gibi takvimlerde berd-ül aciz, pastırma yazının ortasından birdenbire ortaya çıkıveriyor. Doğal olarak, “kısa kollular” hortlayan “kocakarı sovuğu”na karşı koyamıyor ve hastalanıyorlar. Şimdilerde Kuzey Afrika’dan yükselen ve arkası gelecek olan “kronik öksürükler”in nedeni bu… Yani AlmoFrans, plânının ikinci kısmını hayata geçirirken, üzerinde operasyon yaptığı bedenin olabildiğince hastalanmasını arzu ediyordu; arzusu hayata geçti/geçecek. Ardından mösyö doktor/herr artz, ” zehirli iğnesini kalçaya batırmak için fazla beklemeyecek. Hasta, küçük bir “ah” çekecek o kadar; iyileşmek için bu kadarcık acıya katlanacak ama bu acı onun ölüm acısı olacak.

arap_bahari_2

Sonuç.. . 20. Yüzyıl bitti, o zamana ait fikirler öldü, eski diktatörlerin ve “diktaizm”lerin devri tamamlandı, yaşananlar “karakazan”ın dibini kazıma çalışmaları… Şu anda 21. Yüzyıla duhul olduk, “artık yeni fikirler konuşmak zamanı cancağızım” buna bağlı olarak eskilerinin yerine yeni yöneticiler oturtuluyor. Bir başka ve büyük harf ile söyleyişle; “DIKTATÖRLER ÖLDÜ, YAŞASIN DEMOKRATÖRLER!” Halklara ve halk hareketlerine gelince; değişim esnasında Töton biraderler, Kuzey Afrikalıları eski uykularından uyandırdılar; kısa bir uyku arasından sonra yeni uyku ilâcını içirdiler/içiriyorlar. Bu ilacın tesiri de 50+50 = yüz yıllık olacak. O hâlde, 2101 yılında uyanmak üzere Yozgatlı Ahmet kardeşleri bütün “MısrıMağripliler”e guten abend/iyi geceler diler.
Her zaman olduğunca yazımızı, her şeyin doğrusunu, Alim olan Yüce Allah bilir, diyerek bitiriyoruz.

Yorumlar

yorum

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.