Rüya ile Gerçek Karışırken

Want create site? Find Free WordPress Themes and plugins.

“Gelecek de Bir Gün Gelecek”

 

Ülkemizdeki “demokratik siyasetin” 1923’ten beri ” kurulu düzen/müesses nizam”ı hızla değiştirdiğini görüyoruz. Asıl itibari ile İkinci Dünya Savaşı’nın arkasından dünyanın kaderini yazma/kurgulama hakkını İngiltere’den “Anglosaksonik” bir görev olarak devralan ve “derin dünyanın majestik patronajı”nın izniyle dünya jandarmalığını üslenen ABD’nin istemesi sonucu çok partili sisteme geçen Türkiye, söz konusu sistemi onar yıllık darbelerle “şarki palyaço şaklabanlığı”na dönüştürerek 2000 yılına kadar getirmeyi becerebilmişti. Aslında bu “becerme” becerisi, Batının da istemediği bir şey değildi ancak 21. yüzyılda aynı Batı, “global new plân”ın gereği olarak, şarki palyaçoluğa asla müsaade etmeyecek gibi görünüyordu. Bu yüzünü, 2000’e gelirken, 90’lı senelerde, neredeyse tüm 20. yüzyıl partilerini eskimiş iki politikacının liderliğinde ve toptancı bir anlayışla iki kere iktidara getirip kurmaca iki krizle çökerterek göstermiş oldu. Hatırlayacaksınız; bunlardan biri 28 Şubatla bitirilen Erbakan/Çiller ortaklığı, diğeri de Ecevit/M:Yılmaz/Bahçeli üçlü bohçalamasıydı. Ardından, bu enkazların birincisinden çıkardığı “yepisyeni ” bir partiyi İktidar yapıp daha önce iki kere denediği aynı karakterli Menderes ve Özal düzenlemesinin üçüncü benzeriyle “kesin dönüş dönüşümü”nü başlattı. İşte, 21. Yüzyılın karakteristik “demokratik siyaset seyr-i sülüku” buydu ve doğal olarak, bunun için bir süreç gerekiyordu. Bu süreç, geçen yüzyıla ait şartlanmışlıkların yavaş yavaş izalesi ve senaryosu 20, Yüzyıl için 1947 hatta 1923 bir hatta daha 1839’da yazılan müesses nizamın fanatiklerinin adım adım iknası için gerekliydi. Bununla birlikte ikna olmayan “beyaz kastın inatçı mensupları”nın “hücre cezası” ile terbiye edilmesi şartı vardı. Zaman içerisindeki gelişmelerin, bu plana uygun olarak hayata geçtiği gözlendi ve söz konusu ettiğimiz demokratik seyr-i sülukun serencamı, “Ergenekon vadisi” etrafında halen devam ediyor.

meclis

Bu noktada durup geleceğe bakmadan önce bir konuya daha işaret etmek gerekmektedir. Yukarıda sözünü ettiğimiz 20. Yy’lı 21. Yy’la dönüştürme süreci, yalnızca bizim ülkemizde değil, dünyadaki her ülkenin kendi hikayesi içersinde olmak kaydı ile global anlamda da süre geliyor. Mesela Irak’ta, Afganistan’da, Rusya da, Tunus’ta, Mısır’da, Libya’da, Yemen’de, Suriye’de, ABD’de ve her yerde…

Peki, nereye kadar? Global biçim değiştirme ameliyesinin bitim tarihi belli: milat 2025… Bizim için ise final tarihi, 2023… 2023, çünkü bu tarih, ülkemiz için önemli bir özellik arz ediyor. Şöyle ki… Bilindiği gibi 2023 tarihi, Cumhuriyetimizin kuruluşunun yüzüncü yılıdır; bu tarih, kanaatimizce Lozan muahedesinin de sonu olacak gibi duruyor. Anlaşılan o ki, söz konusu tarihte, müesses nizamın tapusu olan Lozan senedinin miadı dolmuş olacaktır çünkü anlaşma metninin son maddesi şu ifadeyle deklare edilmiş olsa gerektir: “İş bu sözleşme yüz yıllıktır.” Böyle olduğunu nereden mi biliyoruz? Şuradan… Yıl 1923… Anlaşmayı imzalayan ekibin başındaki Türk diplomat İsmet İnönü, imzanın yapıldığı salonun dışına çıkınca derin bir oh çeker ve der ki; “Şükür! Bir yüzyıl daha kazandık.” Bu ifade, resmi Lozan ekibinde bulunan Dr. Rıza Nur’un ve diğerlerinin şahitliği ile sabittir.

lozan-baris-antlasmasi

Lozan Anlaşmasının ömrünü tamamlayacağı 2023 yılı itibariyle ülkemizi yeni ve köklü bir dönem beklemektedir. Yapılan yeni anayasa değişikliğinin ve yapılması plânlanman yeni anayasanın gereği olarak, o yıldan itibaren yüz yaşındaki yorgun Kemalist ideolojinin resmi olma özelliği sonlandırılacak, bağlı olarak Atatürk üzerindeki koruma zırhı kaldırılacaktır. Böylece devletimizin kurucu babası, bir bakıma “sivilleşerek” halkının arasına dönecek. “Gazi Mustafa Kemal” olarak tarih galerimizde Alparslan, Fatih ve Yavuz gibi önder kahramanlarımızın yanındaki saygın yerini alacaktır. Buna bağlı olarak insanlar, nasıl ki “Fatihçi veya Yavuzcu” olan ya da olmayan diye kategorize olmuyorsa, halkımızı uzun yıllar yoran “Atatürkçü” olmak ya da olmamak dayatması da literatürden kalkacak sanıyorum; daha doğrusu o tarihten sonra “Zoraki Atatürkçülük” devri bitecek ve herkes, “Gönüllü Atatürkçü” olacak denilebilir; hepimizin Kanuni’yi, Fatih’i kendi arzumuzla sevmesi gibi…

Geleceğe dair füturist varsayımlarda bulunduğumuz bu yazımızda, “Takvimler 2025’i gösterirken, dünya gerçek anlamda 21. yüzyıla girmiş olacak.” diyoruz çünkü 1701’den itibaren sanayi devrimini başlatarak dünyanın kaderini yüzer yıllık paketler halinde, kurgulayan derin dünya/deep world baronları, her yüzyılın başına ve sonuna iki çeyrek yüz yıl koymayı bir gereklilik olarak zorunlu görmüşler. Bu iki çeyrekten ilki, bir önceki yüzyılın tasfiyesi, ikincisi bir sonraki yüz yılın yeniden dizaynı ameliyesi süreci olarak karşımıza çıkıyor. Böylece, her yüzyılın önünde ve sonunda yer alan 25 + 25 = 50 yıllık fetret müddeti, öngörülen yüzyıllık paketin oluşumu için ancak yetebiliyor. Bir başka söyleyişle her yüz yıl, kendi karakteristiğini , iki yüzyılın ortasına düşen elli yılık zaman içinde hayata geçirebiliyor. Formülü daha da somutlaştıracak olursak 21. Yüzyıl, 2025’te başlayıp 2075’te sona erecektir. Burada geriye dönüp baktığımızda, 1975 yılından itibaren tarif ettiğimiz kaos/karmaşa dönemini daha net bir şekilde görebiliriz. Gördüklerimizi sıralamak gerekirse Komünizm’in çöküşü, İran devrimi ve onun sonucu olarak Müslüman dünyasında siyasal İslam’ın yükselişi, Kuveyt savaşı, İran ile Irak’ın sekiz yıllık boğuşması ile birlikte Ortadoğu’nun karışması, Amerika’nın Birinci Körfez müdahalesi, AB’nin siyasi birlik olarak şekillenmesi gibi devletler arası ilişkiler ve daha küçük ölçekteki olağanüstü gelişmelerin tamamı yirminci yüzyılın son çeyreğinde husule gelen gelişmelerdi. Bunların yanı sıra, konvansiyonel ve dijital teknolojideki devasa gelişmeler de aynı dönemin ürünleriydi. Bu manada, yeni yüzyılı şekillendirecek teknolojik enstrümanlar ise ilk akla gelenler olarak kişisel bilgisayar, cep telefonu, internet ve televizyon dünyasındaki dijital gelişmeler şeklinde hayatımıza duhül etmişti. Bitmedi: Yüz yıl değişimi fetretinin ikinci çeyrek dilimindeki Sudan, Tunus, Mısır, Libya sıralamasıyla Afrika’da; Bahreyn, Yemen, Suriye sıralamasıyla Ortadoğu’da devam ediyor. Daha bitmedi: Sırada Pakistan, Hindistan, Çin, Orta Asya Türk cumhuriyetleri ve diğerleri sıralamasıyla Asya’daki reorganizasyonuna devam edecek. Durun henüz bitmedi: Sırada Güney Amerika var. Yani bu “Haşmetmeap’ın, Nizam-ı Cedit senaryosu”ndan kurtuluş yok! 2025’e kadar tam on sene var; bu süre zarfında daha neler göreceğiz, neler!

***

MDARS
MDARS ( Mobil Algılama, Değerlendirme Ve Karşılık Verme Sistemi – Mobile Detection Assessment and Response System)

Efendim, bu yazıyı yazmaya karar verdiğim gün, günlük gazetemi okuyordum. Artık siz, birazdan anlatacaklarıma tesadüf mü dersiniz yoksa başka bir şey mi, bilemem fakat küçük bir haber ilgimi çekmişti. Haberin başlığı şuydu: “2023’te hiç nakitsiz alışveriş yapılacak.” Haberin muhtevasında, önümüzdeki on yıl içerisinde banknot kullanımının peyderpey hayattan çekileceği ve tüm harcamaların plastik parayla yapılacağından söz ediliyordu. Yani tam futuristik bir değişme… Anlaşılan, bugünkü gazete futurizm konusunda çok bereketliydi zira arka sayfada bir haber daha karşıladı beni. Haberciler, bu yazılarında da; “Nükleer tesisleri robot askerler koruyacak.” başlığını atmıştı. Başlığın üstünde de MDARS adı verilen, dijital sistemle donatılmış, dört tekerli bir askerin resmi yer alıyordu. MDARS, “mobil algılama, değerlendirme ve karşılık verme sistemi” anlamına geliyordu. MDARS askerleri, Nevada çölündeki nükleer atık bölgesini korurken, üsse yaklaşan yabancıları, bir eski zaman kovboyu ağzıyla; “Hey sen yabancı, dur ve arazimden geri çekil!” diye uyarıyor, bu uyarıya uymayanları önce boya mermiler ile vuruyor, olmazsa biber gazıyla etkisiz hale getiriyordu. MDARSlar, koruduğu bölgenin çevresinde, saatte dokuz kilometre hızla devriye gezerken herhangi bir yorgunluk ve usanç da duymuyordu. Haberde ayrıca; “Guardıum” adı verilen robot askerlerin, yakında İsrail ordusunda da kullanılmaya başlayacağı da duyuruluyordu.

Okuduğum gazetenin en ilginç başlığı ise bir teknolojik dijital ürünle devam ediyor ve diyordu ki; “Rüya ile gerçek karıştı…” Bu başlığı yazımızın ana başlığı olarak en üste yerleştirdik çünkü bizi bekleyen yıllarda gerçek ve rüya tam anlamıyla birbirine karışacak gibi görünüyor. Önümüzdeki kırk sene içerisinde (yani 2050’ye varırken) Futurizm olgusu, belki de tarihte hiç olmadığı kadar değişecek sanıyorum; zaten son kırk yılda uygarlık o kadar hızlı gelişti ki, belki de geçtiğimiz bin yıllık değişim çeyrek asırda yakalandı. Gelecek on beş yıl içerisinde yani 2025 yılında ulaşacağımız gelişkinlik, bir kere daha iki ile çarpılacak gibi duruyor ancak insanoğlu asıl şaşkınlığı sözünü ettiğimiz 2050 yılında yaşayacak çünkü o noktada durulup geriye dönerek alıcı gözle bakıldığında, dünyayı tanımak neredeyse imkânsız bir hâl alacak yani 2010 ile 2050 arasındaki fark bakana, bin yıl evvelinin İstanbul’una gelmiş olan “neandertal insan”ın hayretini yaşatacak. Bu çılgın gelişmede, 2050 yılı zirvedir yani 21. yüzyıl için plânlanmış gelişmeler, yüzyılın yarısında tamamlanmasa bile ondan sonraki yirmi beş senedeki ilerleme hızı çok düşük olacak sanıyorum ya da ’50’deki seviye korunacak… Yaşadığımız Yüzyılın son çeyreği yani 2075’ten sonrası ise 21. asrın tasfiyesi olarak karmaşa içinde geçecektir. Söz konusu kaos dönemi elli yıl devam edecek ve 22. yüzyıl, 2025 itibariyle insanoğlunun hayatındaki yerini alacaktır.

NAFTA (Kuzey Amerika Ülkeleri Serbest Ticaret Anlaşması - The North American Free Trade Agreement)
NAFTA (Kuzey Amerika Ülkeleri Serbest Ticaret Anlaşması – The North American Free Trade Agreement)

Miladi takvimin, bulunduğumuz noktasında durup mevcut parametreleri bir yapbozun parçaları gibi kocaman bir resme yerleştirmeye başlayınca ortaya rengârenk bir tablonun çıktığını görüyoruz. Bu resme bakarak dünyanın geleceğine göz atmak icap ederse, devletler bağlamında ilk karşılaştığımız husus “ulusal devlet” yapısının, “emperyal globalizm” karşısındaki kesin yenilgisine şahit olacağız. Bununla beraber, geçen yüzyılın eseri olan ulus devletlerinin çoğu, mevcut sınırlarını koruyacaklar ancak bu sınırların haritalarda yer alan kesik kesik çizgilerden ibaret kalacağı kesin gibi… Ulusal devletlerin boşalan yerine planlanan “kıta devletleri”nin kurulmasının ilk aşaması tamamlanacak yani ilk etapta “kıta federasyonları” vücuda getirilecektir. Günümüzde kurulması hemen hemen tamamlanmış olan Avrupa Birliği benzeri kıtasal birlikler, insanoğlunun devlet hayatına girecek. Halen mevcut olan NAFTA birliği ile “Kuzey Amerika Federasyonu”na atılan adım tamamlanmış olacak. Onun ardından, “Güney Amerika Kıta Devleti ” -şimdilik Brezilya’nın önderliğinde- ortaya çıkacak gibi görünüyor. Bu arada, Tunus olaylarıyla start alan “Afrika Kıta Devleti” kurulacak ancak bu devletin kendi içinde bir lider ülke çıkarması söz konusu değil gibi. “Güney Amerika Kıta Devleti”nin Kuzey Amerika’nın güdümünde olacağı gibi “kara kıta devleti”nin de Avrupa Birliği’ne yani Avrupa Kıta devletine bağlanması, “kara yazgı”sının devamı niteliğinde oluşacak. Tabi kıta devletlerinin ilki ve en önemlisi “Asya Kıta Devleti”dir. Söz konusu Asya Birliği, iki aşamada vücuda getirilecek gibi duruyor; bu iki aşama “Batı Asya” ve “Doğu Asya” olarak, iki döneme damgasını vuracaktır. Şu anda iki Asya’yı ayıran sınır Afganistan’dır. Afganistan ile Kıbrıs arasındaki bölgede hâlen yaşanmakta olan karmaşa, özünde “Batı Asya Birliği”nin kuruluş çalışmalarıdır. Derin dünya lordları tarafından, Baba Bush’un liderliğindeki Amerika Birleşik Devletlerine verilen bu görevi, aradan geçen zaman içinde diğer “Sam amca”lar yerine getirmekte zorlanmış görünüyor. Bundan sonrası için bu “derin görev” için bir başka “artiz” gerekmektedir ki söz konusu artist bulunmuş durumdadır. Bundan böyle “Büyük Ortadoğu Projesi/BOP” kapsamında filmin esas oğlanı Türkiye’dir. Bu bağlamda görünen o ki; başbakanımızın kişiliğinde, ülkemizin Ortadoğu’da yükselen/ yükseltilen yıldızının sırrı daha iyi anlaşılmaktadır. Hatırlamak gerekirse, bugüne kadar “kanlı bıçaklı” olduğumuz Suriye ile “canciğer” olmamızın ardında yatan asıl gerekçe budur. Yine bunun gibi Lübnan ve Ürdün’le karşılıklı olarak vizeleri kaldırmamız ve Türkiye, Suriye, Lübnan ve Ürdün’le sözü edilen -şimdilik- sosyal ve ticari yakınlaşmanın/birliğin “TÜ-SU-L-Ü ülkeleri/TürkiyeSuriyeLübnanÜrdün ortaklığı” olarak gevşek bir siyasal birliğe ulaşması için 2025’i dahi beklemeyecekmişiz gibi görünüyor. Suriyede’ki olaylara, Cumhurbaşkanı Beşar’a rağmen, geçen yüzyıldan kopamayan oligarşik dönemin mezara gömülmesi ve yönetimin nötr hale getirilmesi ameliyesi olarak bakmak gerekmektedir. Bununla birlikte artık uygun bir hâle-yola girmekte olan PKK konusu tatlıya bağlanır bağlanmaz, dört devletli “TÜSULÜ Birliği”nde “Irak triosu”nun da yerini alacağı muhakkaktır. Tarih, Suudi Arabistan ve diğer Arap ülkelerinin de “Batı Asya Birliği”ne katıldığını 2025′ yaklaşıldığı yıllar itibarıydı görmüş olacaktır.

petrolll

Ancak… Varsaydığımız plânın bu noktasında bir pürüz vardır: İsrail… İsrail pürüzünü aşmak için, plânın paragraf aralarında tek yol görünüyor. Bu yol da, Orta Doğu’daki “en büyük devlet” olarak İsrail’i yapılandırmaktan geçiyor. Bu aşamadan “Yehova Devleti” toprak alanı olarak büyültülemeyeceğine göre, en kolayı, bölge devletlerini küçültmektir. Yani önümüzdeki yıllar içinde, bölgemizdeki “iri balıklar” parçalanarak küçültülecek yani bir bakıma kolay lokma olacaklar veya “Sion Devletine kafa tutamaz” hâle getirilecektir. Mesela Suriye dört parçaya, Suudi Arabistan şimdilik üç parçaya, daha Güney’deki Yemen yine üç parçaya ayrılacaktır tabi Irak’taki gibi gevşek muhtar yapılar şeklinde… Türkiye’mizin de bu yapıya büründürülmesi kaçınılmaz olarak kaderini bekliyor ancak bu format, gönüllü olarak tarafımızdan gerçekleştirilecektir; bir parça Çekoslovakya’daki gibi… Bekleyelim bakalım şu yeni anayasayı. Bölgemizde parçalanması en zor olacak büyük balık İran’dır. Fakat onun da “majestik tufan”dan kurtulma şansı yoktur; “dindar şahlar ülkesi” de illa filmin mutsuz sonunu yaşayacaktır. Bu parçalanma sonunda, İran’ın yerinde kaç parça devlet minyatürünün kalacağını ise Allah bilir. Şu sıralarda Irak zaten üç parçalı yapısının hukuki zeminini hazırlamak ve Kuzey Irak devletçiğini, Türkiye’ye kabul ettirmekle meşguldür. Sözün burasında söylemek gerekirse, aslında “Batı Asya plânı”nın ikinci pürüzü Kuzey Irak’tır. Peki, önümüzdeki zaman içerisinde Türkiye, “Barzaniyye Devleti”ni hazmedebilecek mi? Bu sorunun cevabı tek ve “evet”tir. Neden mi? Burada durup şunu düşünmek gerekir, Suriye ve çevresini boş yere vermiyorlar bize… “Vallaha, iyi alışveriş; bence bir mahzuru yok, ya sizce, var mı?”

İran
İran

“Tevrat Devleti”nden büyük olmasın diye tüm bölge ülkeleri küçültülürken, Türkiye’nin uçsuz bucaksız gibi görünen büyüklüğünün sakıncalı durumu ne olacaktır diye bir soru herkesin aklını kurcalıyor olsa gerektir. Anlaşılacağı üzere, varsayılan bu plânda Türkiye en özel ülkedir; şöyle ki, kendisine bölgenin liderliği rolü verilmiştir; doğal olarak, liderin büyük olması şarttır hatta mevcut hacmi ve sıkleti bile yeterli sayılmaz. Bu nedenle şimdilik, ülkemizin, zannettiğimiz yönden yani Güneydoğu’dan bir bölünme tehlikesi yoktur; farklı düşünenler, çocukça bir rüyanın dayanılmaz cazibesi içinde ülkelerini yani Türkiye’yi meşum plân içinde eli kolu bağlı konumda tutmaktan başka bir görev yapmamaktadırlar. Demokles’in kılıcı gibi başucumuzda sallandırılan bölünme travmasını yaşamayacağımız gibi önümüzdeki zaman içersinde, ülkemizin ekonomisi de çok güçlendirilecektir. Bu satırların okurları için geçtiğimiz yıllarda yapılan yerli bankaları çökertme ve uluslar arası bankaların “ölmüş eşek fiyatına” banka enkazları satın alma operasyonlarının şifrelerini çözmek, şimdi daha da kolaylaşmıştır sanırım çünkü önümüzdeki zaman içerisinde İstanbul, dünyanın finans ve borsa merkezi hâline getirilecek ve “global para, new Tahtakale’de dönecektir. Bu dijital servete, enerji yollarının getirisini de kattığımızda, Türkiye ekonomisinin boyutlarının trilyon doları aşacağını söylemek için fazla düşünmeye gerek yoktur sanırım. Yani Başbakan “işkembeden atmıyor 2023 vizyonu” derken; adamın bir bildiği var ki konuşuyor. Kısa bir süre sonra bölgesinin en güçlü ekonomisine sahip Türkiye, zaman içinde tam bir çekim merkezine dönüşecek ve otuz yıldır ülkemizi meşgul eden ve ayrılmak isteyen bölge değil, çevre ülkeler bile bizimle birleşmek için ulusal meclislerinde karar alacaklardır. (Halk arasında, geçmişte Kuzey Irak’ın; yakın geçmişte de Suriye’nin buna benzer kararları meclislerinde tartıştıkları söylenmektedir. Bununla birlikte Sovyetler dağıldığında Nahcivan Meclisinde Türkiye’yle birleşme kararı aldığını hatırlıyoruz.) Yukarıda sözünü ettiğimiz “TÜSULÜ Birliği”ne bir de bu açıdan bakmak gerekir. Sözü edilen ülkelerin yanı sıra, Türkiye’nin cazibesine kapılacak devletler listesine Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan’ı bile dhil edebiliriz. Fakat bu saydıklarımız, Nahcivan hariç Asya Birliğine değil, Avrupa Birliğine “gelin gidecektir.” Bunlarla birlikte halen AB’ye dâhil olmamış olan Ukrayna ve Rusya gibi devletler de “Almanlaşacak” ve on iki yıldızlı lacivert bayrağı gönderlerine çekeceklerdir. Rusya’nın Almanlaşması, ülkenin Ural dağları sınır olmak kaydıyla, temel olarak ikiye bölüneceğini de hatırlatıyor bize. Bu bölünmenin en hayırlı yanı ise Orta Asya Türk devletleri üzerindeki “Moskof ayısı” sultasının kalkacak olmasıdır. Sırası gelmişken söylemek gerekirse, ülkemizin Avrupa Birliğinde asla yeri yoktur. Ancak bu noktada bizi ilgilendiren kısım Trakya’dır. Zira Trakya bölgemiz, Asya kıtasında değildir, bilindiği gibi Avrupa’ya dâhil bir toprak parçasıdır. Doğal olarak dünyanın bu bölgesinde, yukarıda sözünü ettiğimiz gelişmeler olurken Trakya da bizden ayrılıp bir “küçük İsviçre devleti” olarak kendi kıtasındaki yerini almaz inşallah! Ya da AB’ne gireceğiz ama girecek olan vilayetlerimiz “suyun karşı yakası”nda kalan yerlerimiz yani İstanbul’da kurulması plânlanan iki kentten karşıda kalanı, Kırkkilise, Edirne ve Tekirdağ diyebiliriz.

Ulusal sınırlar bazındaki bu gelişmelerin sonucunda ülkemizde iki başkent değişikliği yaşanacak gibi görünüyor; bu bağlamda Batı Asya Birliğinin idare merkezi, İstanbul’un Anadolu yakasında kurulması düşünülen yeni kentte yükselecek. Belki de dünya tahinde bir ilk olarak, iki başkent yan yana gelecek; Avrupa Birliği de hâli hazırdaki başkenti Brüksel’i terk ederek İstanbul’un Rumeli yakasına postu sermeyi isteyecektir. Bir yüz yıl sonra 2150 yılına gelirken iki başkentin birleşip tek başkent olarak dünyanın tepesine yani daha önceki makalemizde sözünü ettiğimiz “New Manhatten’e” oturacağı, meraklılarınca, mevcut şehrin kaçamayacağı bir yazgı olarak çoktan beri biliniyor olsa gerek. Yoksa Fransız İmparatoru Napolyon Bonapart; “Dünya tek devlet olsaydı, başşehri İstanbul olurdu.” der miydi?

Yazının burasında gelelim asıl gelişmeye… Dünyanın dört bir yanında ve kendi bölgemizde yukarıdaki gelişmeler olurken asıl depremin, “Doğu Asya” da yaşanması mukadderdir. Sözünü ettiğimiz ” Doğu Asya Birliği” kurulurken dijital bir savaşla Çin’in çökertilmesi şart olmaktadır çünkü “Asya Kıta Devleti”nde “çekik gözlü çang çing çong”lara yer açılmamıştır. Tüm Çin Seddini temelinden sökecek olan dijital sarsıntı sonunda ” sarışın kıta”nın ayrıldığı küçük devletleri saymak bile mümkün olamayabilir. Çin’in çökertilmesi sırasında başat rolü, sanılanın aksine, Tibet ve Uygur Türkleri gibi ayrıbaşçı uluslardan çok “Maoizmin Gorbaçov”unun oynayacağını söylemeden geçmemek lazımdır. Yani Çin, kendi içinden çıkan köylü/proleterler tarafından yani artık Komünizm istemeyen yoksul halk tarafından yerle bir edilecektir. Hatırlanacak olursa, bu finalin provası yirmi beş sene önceki “Tiananmen Meydanı savaşında *” yaşanmış ve bir grup öğrencinin isyanı sonunda koca kıta ve güçlü Maoizm, neredeyse yerle bir olmuş, devlet çökertilmiş ve ülke yok olma noktasına getirilmişti. Son noktada, bitmiş Çin devletini batırdığı gibi ayağa kaldıran da Batılılar oldu; daha açık bir dille söylemek gerekirse “Sarı Devlet” Meydan ayaklanmasında zaten battı, o günden beri Çin bir “Majestik muhtar eyaleti” olup Maoizm’in yeni finansörleri de global şirketlerdir ki, bu yüzden kıtaya yabancı sermaye akmaktadır. Bu akışın üç nedeni vardır; birincisi ülkenin kaynaklarını kurutarak üç otuz paraya dünyaya pazarlamak, ikincisi bir “köylü komünizmi” olan bu ülkeyi doğal yaşantıdan sıyırıp “dijitalize etmek” üçüncüsü de sarışın servetin tamamını global sermayeye peşkeş çekmek ve bir buçuk milyon insanı çağdaş köleler hâlinde istihdam etmektir. Sonuç; bugün itibariyle “majestik pln” tam anlamıyla başarılı olmuştur. Bugün Çine’ ait hiçbir şey Çin’in değildir; gelişmişliğin tüm ipleri Batının elindedir. Varlık, tamamen borsa ve finansa bağlanmıştır yani ülke “dijitalize” olmuştur bu durumda ipi çekmek bir el hareketine bakar. O el uzak bir Batı başkentindedir. Tekrar başa dönersek… Yirmi beş sene önce Çin ülkesini hazin bir şekilde sonlandıran ancak kapalı kapılar arkasında yapılan anlaşmalar neticesinde “sarı benizliler”in suni solunum yoluyla yaşamasına izin veren “soluk benizli sahipler” yakında, “sarı dev”in ipini çekerek “dragon medeniyetini” yok edecekler; kime ne? Doğu Asya’daki yeni oluşumda başrolü Hindistan’ın oynayacağı kesindir hatta şöyle diyebiliriz; yıllar öncesinden bu yana Asya, Hindistan için hazırlanmaktadır, tabi “taşeron kutsal inekler” olarak. Çin’in bitişiyle birlikte “sığır dininin müntesipleri” sahipleri adına, aradan sıyrılıp çıkacak ve 2025 tarihinden sonra Amerika’nın yerini, global bir güç olarak “kast devleti” alacaktır. Hindistan, ilk önce Asya’nın doğusuna, ardından da Batı Asya’ya hükmedecek ve o noktada, Batı Asya’da Türkiye’ye verilmiş olan rol de sonlanmış olacaktır. Bizden söylemesi…

usa_hindistan

Derin dünya lordları (daha doğru bir söyleyişle majestik derinlik) tarafından, “UNITED STATES of INDIA” olarak yapılandırılan Hindistan’ın önlenemez yayılışı, tüm dünyaya egemen olduğu zaman “kıta devletleri”nin kuruluşu da tamamlanmış olacaktır. Kıta devletlerinin bir federasyon çatısı altında toplanması da meşum plânın bir parçasıdır dolayısıyla bu hâl, 21. yüzyılın son icraatı olarak tarihlerdeki yerini alacaktır ancak “tek dünya devleti” düşüncesinin hayata geçirilmesi için 2125 yılından sonraki dönemi yani 22. Yüzyılı beklemek gerekecektir.

Eskiden, devlet başkanları gelecekle ilgili tahminlerde bulunmak ve adımlarını ona göre atmak konusunda zamanımız liderlerinden daha iştahsız değillerdi. Devr-i sultanatta, şimdinin futuristleri, think tankları ve strateji kurumları yerine “müneccimlik müesseseleri” vardı. Bu anlamda, Osmanlı padişahları bile Topkapı Sarayı’nda bir grup “öngörücü insan” istihdam ederlerdi ki, onlar da başlarında yer alan müneccim başı unvanlı amirleriyle “gaipten haber vericiler olarak yıldız/necm ilmi ile uğraşırlardı. Ancak onlar, her daim “Gaibi ancak Allah bilir.” hükmünün farkındaydılar. Gerçekte de; onlar da, bizim gibi gelecekten haber vermiyor mevcut verileri yorumlayarak istikbal tahmininde bulunuyorlardı. Tabi, öngörülerinin hemen ardından da “Her şeyin en doğrusunun yalnız Allah bilir.” demeyi unutmuyorlardı. Biz de öyle diyerek, gelecek öngörülerimizi burada noktalıyoruz.

***

Tiananmen Meydanı - Meçhul İsyancı
Tiananmen Meydanı – Meçhul İsyancı

(*)1989 Tiananmen Meydanı Olayları: 1989 Tiananmen Meydanında meydana gelen başkaldırı hareketi… Bu olaylar dünyada, Tiananmen Katliamı olarak da bilinir, Çin’de ise 4 Haziran Vakası ya da aynı anlama gelecek şekilde Altı – Dört olarak anılır. Çin Halk Cumhuriyeti’nde, 1989 yılının 15 Nisan’ı ve 4 Haziran’ı arasında meydana gelen öğrencilerin, aydınların ve işçilerin önderliğinde gerçekleşen gösterileri ve ardından yaşananları ifade eder. Gösterilerin odak noktası Pekin’de Tiananmen Meydanı idi, bununla birlikte göreceli olarak daha yumuşak gösterilerin gerçekleştiği Şangay gibi, Çin’in diğer şehirlerinde de kitlesel protestolar olmuştu.

(**)Tötonlar: Almanlar, İngilizler ve Fransızların tarihteki soy birliklerinin adı, Cermenler, Cermenik kavimler…

Meçhul İsyancı – 5 Haziran 1989’da fotoğrafçı Jeff Widener tarafından çekilen bu fotoğraf, izleyenler tarafından kalabalığın içine çekilene dek, dört tankı tek başına durdurmaya çalışan bir protestocuyu göstermektedir. 1990’da Çinli lider Jiang Zemin’le yaptığı bir röportaj sırasında Barbara Walters’ın bu protestocunun akibetini sorması üzerine; Zemin, bu kişinin tutuklanıp tutuklanmadığını bilmediğini, ancak “kesinlikle ve kesinlikle öldürülmediğini” söylemiştir.

Pekin’de protestolar ÇHC hükümeti tarafından kanlı bir şekilde bastırıldı ve pek çok sivil yaşamını yitirdi. Ölü sayısı ÇHC’nin resmi kaynaklarına göre 200 – 300 arası, Çinli öğrenci örgütlerine ve Çin Kızılhaç’ına göre ise 2000 – 3000 arasındaydı. Bununla birlikte Çin Hükümeti’nin pek çok bağımsız kaynak tarafından da doğrulanan iddiasına göre ölümlerin önemli bir kesimi meydanda değil, meydana çıkan sokaklarda oldu.[2]

Protestocular tamamen farklı gruplardan geliyordu. Protestolara, Çin Komünist Partisi’nin yönetimi altındaki hükümetin siyasi yozlaşma içinde olduğunu ve baskıcı bir tutum takındığını düşünen aydınlardan, 1978’den bu yana ekonomik reformların fazla ileri gittiğini ve bunun sonucunda enflasyonun ve proletaryanın yaşamını tehdit eden işsizliğin arttığını düşünen şehirli işçilere ve üniversite öğrencisi sosyalistlere kadar değişen kesimlerden katılım oldu.

Hükümetin dağılma çağrılarına protestocuların meydan okumasının ardından, Çin Komünist Partisi’nin içinde protestoculara karşı nasıl bir tutum takınılacağı konusunda ayrılık başgösterdi. Sonunda sertlik yanlısı bakış açısı benimsendi ve taleplerin karşılanmasındansa gösterilerin bastırılması kararlaştırıldı.[3]

20 Mayıs’ta sıkıyönetim ilan edildi ve 3 Haziran’ı 4 Haziran’a bağlayan gece tanklar ve piyade birlikleri gösterileri bastırıp protestocuları dağıtmak üzere Tiananmen Meydanı’na gönderildi. 1989’da ne Çin Ordusu’nun ne de Pekin polisinin yeterli toplumsal olaylara müdahale donanımı (Batılı ülkelerde bu gibi durumlarda kullanılan plastik mermi gibi) vardı, kullanılan bütün mermiler gerçekti.[4] Ölen sivillerin sayısı ile ilgili değişik tahminler vardır: Çin Komünist Partisi’ne göre 23, CIA’ye göre 400 – 600, Çin Kızılhaç’ına göre 2600. Yaralı sayısı ise genel kabule göre 7000 – 10000 arasındaydı. Haziran 2006 itibariyle o gece ölenlerin sayısı Profesör Ding Zi Lin’e göre 186’dır.[5] Uygulanan şiddetin ardından, hükümet hareketin kalan unsurlarını baskı altına almak amacıyla geniş çaplı tutuklamalar yaptı, yabancı basını yasakladı ve ÇHC basınında olayların ele alınışı üzerinde katı bir denetim geliştirdi. Harekete sempati duyan Parti üyeleri tasfiye edildi, pek çok yüksek düzeydeki üye ev hapsine alındı. Tiananmen Meydanı’ndaki gösterilerin şiddetle bastırılması sonucunda, Çin, uluslararası kamuoyunda yaygın bir şekilde kınandı.[6]

Adlandırma

Olaylara adını veren yer, başlangıç noktası niteliğindeki Pekin’deki Tiananmen Meydanı’dır. Bazı tarihçiler ise yaşananlar için “Pekin Katliamı” tabirini kullanmaktadır.

Çincede olaylar, daha çok “4 Haziran Hareketi” ya da “4 Haziran Vakası” olarak anılmaktadır. İlk ifade, aynı yerde daha önce meydana gelen diğer iki büyük protesto hareketi düşünüldüğünde bilimsel adlandırma ile tutarlılık gösterir: 1919 yılındaki 4 Mayıs Hareketi ve 1976’daki 5 Nisan Hareketi. Kimi yerlerde 4 Haziran Hareketi denilince, Pekin’e ilave olarak bütün ülkede düzenlenen gösteriler kastedilir.

Arkaplan

Mao Zedong
Mao Zedong

1978’den itibaren Deng Xiaoping, Mao tarafından kurulan sistemi esnetecek tarzda, siyasi liberalleşmeyi ve pazar ekonomisine tedrici geçişi öngören bir dizi ekonomik ve siyasi reform gerçekleştirdi. Bu ekonomik ve siyasi reformlar, 1989 yılı geldiğinde iki grubu hükümetle karşı karşıya getirdi.

Birinci grupta, reformların yeterince ileri götürülmediğini ve Çin’de siyasal sistemin reformdan geçmesi gerektiğini, ekonomik reformların yalnızca çiftçilerle fabrika işçilerini etkilediği için entellektüellerin gelirlerinin reformlardan yarar gören bu kesimlere göre daha geriden geldiğini düşünen öğrenciler ve aydınlar bulunuyordu. Ayrıca Çin Komünist Partisi’nin elinde tuttuğu siyasal ve toplumsal yetkiler hakkında endişe duyuyorlardı. Ve bu grup, Mihail Gorbaçov tarafından glasnost adlı siyasal liberalizasyon sürecine şahit olmuştu. İkinci grupta ise, toplumsal ve siyasal reformların fazla ileri gittiğini düşünen kent sanayi işçileri bulunuyordu. Ekonomi üzerindeki kontrolün gevşetilmesi kendi yaşamlarını tehdit eden enflasyona ve işsizliğe neden olmaya başlamıştı.

1989 Tiananmen Meydanı protestoları büyük ölçüde Çin Komünist Partisi eski genel sekreteri Hu Yaobang’ın ölümüyle ateşlendi. Hu Yaobang’ın Genel Sekreterlikten “istifası” 16 Ocak 1987’de halka duyurulmuştu. 1987 öğrenci protestoları sonrasında Hu’nun “hızlı reformlar ve Maoist aşırılıkları küçümseme” yönündeki açık yürekli çağrıları, onu Deng’in ve diğerlerinin gözünde uygun bir günahkeçisi haline getirmişti (Spence 1999, 685). Merkez Komite tarafından yayınlamaya zorlandığı istifası aynı zamanda “küçük düşürücü öz eleştiri” idi. Hu’nun 15 Nisan 1989’da kalp krizi yüzünden ani ölümü, öğrencilere, sadece merhum Genel Sekreter’in yasını tutmak için değil, ayrıca “itibarının iadesi” isteklerini dillendirmek ve 1986 – 1987 yıllarının önemli meselelerine ve hatta 1978 – 1979 protestolarına bir kez daha dikkat çekmek için bir araya gelmeleri yönünde mükemmel bir fırsat sundu (Spence 1999, 697).

Olayların Başlangıcı

Başlangıçta protestolar küçük çaplıydı ve Hu Yaobang için yas tutma ve partinin onunla ilgili resmi görüşünü gözden geçirme talebi biçimindeydi. Polisle öğrencilerin karşı karşıya geldiği haberleri yayıldıktan sonra gösteriler ivme kazandı. Öğrencilere göre Çin medyası, onların etkinliklerinin özünü çarpıtıyordu ve bu durum gösterilere katılımı arttırıyordu. Hu’nun cenazesinde büyük bir öğrenci kalabalığı Tiananmen Meydanı’nda toplandı ve Hu’nun siyasal rakibi sayılan Başbakan Li Peng ile görüşmek istedi. Ne var ki bu isteklerini gerçekleştiremediler. Bununla birlikte öğrenciler Pekin’deki üniversitelerde boykot çağrısında bulundular. 26 Nisan’da Halkın Günlüğünde yayınlanan bir yazıda ve hemen altında Deng tarafından verilen bir demeçte öğrenciler iç kargaşalık çıkarmakla suçlandılar. Bu ifade öğrencileri öfkelendirdi ve 29 Nisan’da yaklaşık 50,000 öğrenci Pekin sokaklarında bir araya geldi ve yetkililerin yaptığı bastırma uyarısını göz ardı etti ve hükümetin demeci geri almasını talep etti.

Pekin’de üniversite öğrencilerinin büyük bir bölümü, arkalarına öğretmenlerinin ve aydınların da desteğini arkasına alarak gösterilere katıldı. Öğrenciler Komünist Parti’nin denetimi altındaki resmi öğrenci örgütlerini reddedip kendi özerk örgütlerini kurdu. Öğrenciler kendilerini Çin yurtseverleri ve 1919’un “bilim ve demokrasi” için 4 Mayıs Hareketi’nin mirasçıları olarak görüyordu. Protestolar ayrıca, Dörtlü Çetenin alt edilmesiyle sonuçlanan 1976’nın Tiananmen Meydanı Protestoları’nın hatıralarını da canlandırmıştı. Öğrenciler tarafından demokrasinin savunucusu olarak görülen Hu’nun anısına eylemler olarak başlayan gösteriler aşama aşama, siyasal çürümeye karşı protestolardan basın özgürlüğü taleplerine ve Komünist Partisi’nin ve Çin’in “de facto” lideri Deng Xiaoping’in iktidarına bir son verilmesine ya da reforme edilmesine kadar vardı. Diğer şehirlerdeki öğrencilerle ve işçilerle iletişim ve bağ kurmakta kısmen başarılı olan girişimlerde bulunuldu.

Her ne kadar ilk gösteriler, Deng reformlarının yeterince ileri gitmediğine ve Çin’in siyasal sisteminin reformdan geçmesi gerektiğine inanan öğrencilerden ve aydınlardan gelse de, kısa zamanda reformların fazla ileri gittiğine inanan kentli işçileri de içine aldı. Bu durumun nedeni protestoların öncülerinin yozlaşma üzerine yoğunlaşmalarıydı, ki bu iki grubu birleştirdi.
Katlımıcıları esas itibariyle öğrencilerden ve aydınlardan oluşan 1987’deki gösterilerden farklı olarak, 1989 gösterileri artan enflasyonun ve yozlaşmanın tetiklediği kentli işçilerden yoğun destek gördü. Pekin’de onları çok sayıda insan destekledi. Anakaradaki Urumçi, Şangay ve Çongkin gibi şehirlerde ve daha sonra da Hong Kong, Tayvan ve Kuzey Amerika ve Avrupa’daki Çin topluluklarında da benzer rakamlara ulaşıldı.

Did you find apk for android? You can find new Free Android Games and apps.

Yorumlar

yorum

CEVAP VER

Yorumunuz
İsminiz

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.