20. Yüzyıl Amerikanizm’inin Başarısı ve… “POPÜLER BAŞKANLIK”IN DOĞUŞU

Want create site? Find Free WordPress Themes and plugins.

Arzum odur ki mevzuya kısaca “Magna Carta” olarak bilinen ve “Büyük Ferman” anlamına gelen “Magna Carta Libertatum”dan bir alıntı yaparak girelim: “Hiçbir özgür insan, kendi benzerleri tarafından, ülke kanunlarına göre, yasal bir biçimde muhakeme edilip hüküm giymedikçe tutuklanmayacak; hapsedilmeyecek, mal ve mülkünden yoksun bırakılmayacak, kanundışı ilân edilmeyecek, sürgüne yollanmayacak ve hangi şekilde olursa olsun zarara uğratılmayacak.”

19 Haziran 1215 yılında; “Tanrı’nın önünde diz çöktük.” diye başlayan Büyük Fermanı kaleme alanlar Papa Üçüncü İnnocentius, Kral John ve Baronları, İngiliz Ülkesindeki teb’aya mensup insanları tam güvenceye alacak bir belge imzalamışlardı. Belge, Latince yazılmıştı ve 61. maddesinde şöyle diyordu: “…… kapsamlı ve sürekli bir istikrardan faydalansınlar diye… Baronlar kendi aralarından yirmi beş kişi seçecek. Seçilenler, tüm güçleriyle bu fermanla teyit ettiğimiz ve kendilerine bağışladığımız barış ve özgürlükleri uygulayacak; buna uyacak, diğer tarafların da uymasını sağlayacaklar.”

Alıntılardan da anlaşılacağı üzere bu belge ile kral, ilk kez yetkilerini kısıtlamış oluyordu. Bunun karşılığı olarak halka bazı hak ve özgürlükler tanıma ferasetini ve iyi niyetini gösteriyordu. Çağdaş anayasal sistemine gelinceye kadar yaşanan süreç içerisinde geçirilmiş olan “Yönetenden yönetilene hak devri” basamaklarının belki de birincisi olarak Magna Carta, tarihin en mühim belgelerinden sayılmakta. Belge, kralın bazı yetkilerinden vazgeçmesini, kanunlara uygun davranmasını zorunlu kılıyordu. Bununla birlikte hukukun, kralın arzu ve isteklerinden daha üstün olduğunun altını çiziyordu. Günümüzden 800 yüzyıl önceki sosyalitenin önemli bir gerçeği olarak, toplumun var olan katmanlarını oluşturanların toplumsal güçlerinin sınırlarını ihata ediyordu. Bununla beraber, adaletli ve prensipsel bir sosyodenge kuran belge kral, din adamları ve devlet adamlarının halk karşısındaki konumunu sınırlandırmakla kalmıyor; hudutlarını, kalın kalemlerle çiziyordu. İlaveten; yetkiler, yeniden belirlenirken yukarıdan aşağıya doğru azaltıyordu. Doğal olarak bu belge, özgün şartlarıyla günümüz hukukunun da temeline belirgin bir taş koyuyordu.

Elbette Avrupa tarihinde Milat evvelinde ve 700’lü yıllarda varlığı ortaya çıkan Antik Yunan ve Roma krallığı önemsenecek kadar mühim bir “Anayasalımsı” sisteme ve “modernimsi” hukuk anlayışına sahipti. Ancak gözardı edilen her iki uygarlık Milat’ın ardından, 4. Yüzyıl’da çökünceye kadar köle toplumuydu. Bu yapılarıyla dört katmanlı bir “kast”ın sahibiydiler; gevşek bir Hindistan sosyalitesinin mustralığı olarak. En dipte, parya altı kölelerin bulunduğu kastın, üst ve önemli katmanlarını yönetici tabaka, soylular ve rahipler oluşturmaktaydı. Söz konusu elitler ve paryatik köleler arasında ezici yığın olarak halk vardı. Yukarıda sözü edilen “Anayasalımsı hukuk sistemi”nin kapsayıcılığı ise sadece royalik elitlerle sınırlıydı. Yönetici/Sezar, royalite ve ruhbaniyeti ayrı ayrı koruma altına almış olan teorik zırhlar koruyuculuğundaki katmanlar, fevkâlâde yetkilerle donatılmış bir toplumsal gettoda rahat ettiren bir anayasal hukuka tabiydi. Ne halk yığınları ve ne de köleler, mevzubahis anayasal hukuk kapsamına dahil değildi; onların hukuku, hukuksuzluk ya da günübirlik ve kişiyegöre hukuka tabiydiler. Günümüzde sözü edilen “Elitler Demokrasisi” veya “Oligarşik Cumhuriyet”in arkaik tipografyası diye bilinecek Antik Avrupa Sistemi, Magna Carta’nın öncesi sayılmaz; ayrı şeyler olarak değerlendirilmelşidir. Zira iki dönem arasındaki en önemli fark, Büyük Ferman’ın geniş yığınlar -hem de kastın en altından başlayarak- lehine yönetim kademesinin yetkisel feragatıdır. Bu itibarla mühimdir.
***

Kadim çağlardan itibaren tarihe giren saltanat anlayışının insanlığı, “alt-üst” düalitik formatıyla ikiye bölen geometrisinin yönetsel adı ve belirleyeni “Hanedanlık” adını ve zihni paradigmasın taşımaktaydı. Bu anlayışın, terminolojikteknik düzlemindeki tarifi ise beşeri sektörleri soylular ve buradan hareketle “soysuzlar” şeklinde biçimlendiriyordu. Bu biçem, birçok toplumsal organizasyonlarda “Hanedan ve Ahali” şeklinde iki kamptı. Roma ve Antik Yunan’da ise “Oligarşi ve Halk”tı. Bunun belirleyeni, birinci formatta “Tanrı ve toplum mesafesi” ikincisinde ise “bilgi ve toplum aralığı”ydı. Sözü edilen mesafenin yakınlığı/uzaklığı her iki durumda da sosyal statüyü belirliyordu. Ve bu bir postülattı.

Bu anlamda geleneksel topluluklarda ön kabulle yer edinmiş olan “Hanedanlık,” sözü edilen Antik Grek ve Roma düzleminde “Elitler” olarak karşımıza çıkıyordu. Ancak kutsanan grup, gerek hanedan olsun ama gerekse elitler olsun, nihai noktada aynı yerde konuşlanmıştı; İmtiyazlı topluluk, müstesna aile ve seçkin aydınlar olarak…

Buradan hareketle demek istenen o ki demokrasinin kısa tarihi içerisinde “kutsanan” ve bir nevi küçük harfle “şarki asr-ı saadet” olarak anılan Grek ve Roma idari anlayışı, “lanetlenen” saltanat anlayışından farklı sayılmazdı ve demokrasi dışı “sulta” idarelerinden bir çeşniydi. Lakin Magna Carta’yla girilen İngiliz modeli farklı bir parselasyon duruşu olarak, demokrasi tarihinin ilk mihengi sayılabilir.
***

Bu arada… Hem Asr-ı Saadet demişken, hem de proto yönetim modellemesine önemli bir örnek olarak Arabistan’a uzanmak ve Hicaz bölgesinin 610 ile 660 yılları arasındaki elli senelik dönemine de bakmak icabeder. Bilindiği üzre, hayatımızın yegane örneği olarak Efendiler Efendisi’nin hayatında 610 tarihi, Risalet’in başlangıcı olarak biliniyor. Lakin O’nun takviminde, Risalet’in üzerine konan on iki yıllık bir süre, tamamen akaidin tesisiyle ilgili olup herhangi bir yönetsel dahiliyet ihtiva etmemekte. Ne zaman ki Hicret vuku buluyor, Nebi’nin önünde “Dinin Peygamberi” sıfatının yanı sıra “Resmi Sosyoorganizasyonun İnşacısı” olma durumunu da getiriyordu. Bu sebeple yönetim düzleminde, yazıyı alâkadar eden yıllar, O’nun hayatındaki son on yıl olarak şekillenmekte. O’ndan sonraki otuz yıl ise on yıla eklemlenen “Hulafa-i Raşidin” dönemi yani Dört Halife Devri olarak almış yerini İslam tarihinde.

Burada, Hicret’in akabinde Efendiler Efendisi’nin “Medine Önderi” vasfını kazanmış olması bir seçim gerektirmiş değil; ilahî açıdan bir murat, insani açıdan doğal bir tercih olarak karşımıza çıkıyor. Sözü edilen toplumsal tercih de haddızatında bir seçim ve onaylama hâli sayılabilir kanaatindeyiz. Zira seçime de gidilse sonucun değişme ihtimali yoktu. Çünkü eylem, ikinci bir namzetin esamesi okunmayan bir seçim olacaktı ve nihai durumda da Son Nebi galip olarak çıkacaktı seçimden. Bu arada, unutmadan: O devrin şartlarında, bölge ve kültürde zaten bir seçim vardı ve bunun adı “Biat”tı. Bu bağlamda Medineliler, Hicret’ten evvel iki kez Mekke’ye giderek, Akabe arazisindeki ünlü bodur çöl ağacının gölgesinde, Allah’ın Elçisi’ne biat etmiş ve şifahi bir sözleşmenin altına “ant” basmışlardı. Zaten Son Resul, Akabe Biatı sebebiyle ve davetli olarak gitti Diyar-ı Yesrib’e. Ve orada itirazsız kabul gördü. Hem de Medine mücavirinde mukim üç Yahudi kabilesinin de açık bir itirazına maruz kalmadan.

Çok sürmedi ve üç Yahudi ve iki Arap kabilesinin ileri gelenlerinin ön kabulüyle “Medine Sözleşmesi” imzalandı. Halk ve idare arasındaki ilişkiyi belirleyenlik zaviyesinden bakıldığında Magna Carta neyse Medine Sözleşmesi de benzer bir konumdadır hatta daha ileride de denilebilir. Zannedildiği gibi sözleşme dinsel bir metin değildir. Tıpkı Carta gibi dünyevi karakteri haizdir. Bununla birlikte, her iki belgede de imzanın başat tarafı teolojik unvana sahip şahsiyetler olarak karşımıza çıkmakta. Magna Carta’ya imza atan birincil şahsiyet Hristiyanlığın en tepe otoritesi olan Papa… Öte yanda Efendiler Efendisi, “Sözleşme”yi Peygamber olarak değil, yeni kent statüsünün yöneticisi olarak mühürlerken; beri yanda Papa, fermanı dinsel lider olarak imzalamıştı. Carta’nın diğer imzacıları ise Kral ve Baronları; yani imza töreninde avam/halk yok sadece ruhbanik ve monarşik otoritenin varlığı söz konusu. Oysa Sözleşme’de Son Nebi’nin karşısında halkın temsilcileri yani kabile reisleri bulunmakta ve reisler, çadır komşuları olarak kendileri gibi yaşayan kabile mensupları adına imza atmaktaydılar. Carta’da imzacılar her ne kadar ayrı mezheplerin müntesipleri de olsalar nihai durakta Hristiyan inancına dahildiler. Halbuki Sözleşme’yi kabul ve imza edenler Müminler, Münafıklar, Müşrikler ve Yahudiler olarak toplaşmış farklılıklardan oluşmaktaydı.

Kanaatimiz odur ki bütün bu ve benzer parametreler Sözleşme’yi, Carta’nın önünde bir yere koymakta. Her ne kadar küresel kabul, “Medine Akidi”nden söz etmese ve -biz dahil- tüm dünya kamuoyunun önüne, Magna Carta’yı koysa da tarih hakikati bilmekte.

Yine aynı husus üzerinden devam edelim: Her iki vesikanın uygulanmasında görünen aksaklık ve aksamazlık da neyin ne olduğunu anlamamıza yardım edecektir zannımızca. Birleşik Krallık’ın Hristiyan toplumuna uygulanan Magna Carta, temel olarak kralın dini önderi olduğu Milli İngiliz Kilisesi’nin resmi mezhebi olan Protestanlığı baz almıştı ve Calvenist Hukuka göreydi. Oysa ülke içerisinde Katolik İrlandalılar da bulunmaktaydı. Ancak Ferman, onlar için bir sorun teşkil etmedi zira Papa, Tudor Kralı’yla anlaşma ve imzalaşmayı onlar adına yapmıştı. Bu anlamda yönetim esnasında kral, İrlanda Katoliklerine pozitif ayrımcılık uyguluyordu bu bir nevi “aforoz” korkusuyla Katolik kayırmaca mecburiyetiydi. Bu sebeple Magna Carta, baştan itibaren aksamaya başlamıştı. Sadece bu değildi elbette Carta’yı topal yapan. Ülke halkı arasında “Pürütenler” olarak bilinen bir dinsel topluluk daha vardı ki onlar ne Kral’ın mezhebindendi ve ne de Papa’yla bir irtibatları vardı. Katoliklere uygulanan “Pozitif kayırmacılık” Pürüten dünyada negatife dönüşüyor; söz konusu mezhebin müntesipleri, Carta’nın demokratik meyvelerinden istifade edemiyorlardı. Aksine Kral ve Baronları, hukukuna saygı göstermediği Pürüten ahalisini, bir nevi fundamentalist addederek baskı altında inletiyordu.

Elbette Magna Carta, özgürlükçü anlayışı içerisinde serbestisini de haviydi. Ancak Kral ve Baronlarının baskısından bunalan Pürütenler, bir çıkış yolu olarak Amerika kıtasına göçmek istedi lakin Royalsaray buna izin vermedi. Halbuki o yıllarda diğer İngiliz teb’a içerisinde İrlandalılar, akın akın karşı kıtaya göçüyordu ki bu da kayırımcılığın bir ayrıcalığıydı.

Pürütenler üzerindeki, bir nevi “anticarta” baskısı, zamanla o kadar arttı ki sonunda dindar bir feodal olan Oliver Cromvell, vekil olarak Pürüten cemaatini temsilen Parlamento’ya gitti. Daha sonra gelişen bir takım tarihi olayların sonunda krala ve Aristokrasi’ye karşı isyan bayrağını açan “Parlamento ordusu”na katıldı hatta lider oldu. Mücadele neticesinde Kral Birinci Charles, alaşağı edildi sonra da infaz… İlginç bir gelişme olarak, İngiliz tarihinde ilk ve son olarak Cumhuriyet idaresine geçildi; böylece, adına “Restorasyon Cumhuriyeti” denilen Cromwell tipi halk idaresi dönemi başladı. Tarihler, 1660’ı gösterdiğinde Pürüten Oliver, ülkenin Cumhurbaşkanı ve 61 yaşındaydı.

Kurulan Cumhuriyet idaresi “Magna Carta Anayasası”nı bir önceki Monarşi’ye göre daha rantabl ve adil uygulayabilirdi ancak uygulamadı. Bu kez de Pürüten başkan, aynı Carta’nın gölgesi altında, kendi mezhebinin dışındaki Hıristiyan halkı baskı altına aldı. Durum, ümit edilenden daha kötü olmuştu. Anlaşılan o ki halk, sonuçtan mutlu ve memnun olmadı ve Cumhuriyet’e Monarşi’yi tercih etti. Kısa bir süre sonra İskoçya soylularından biri; başkente yürüdü; Pürüten Cumhuriyeti’ni yıkarak tekrardan, Tudorları tahtlarına oturttu.

Bütün bunlara karşı Medine Vesikası ve uygulamasına bakıyoruz: Son Nebi, mührünü bastığı ve taahhüt ettiği haklar hususunda Mümin, Münafık, hâlâ kalmışsa Müşrik ve Yahudi toplumlarına, en adaletli devlet hâliyle hükmetti. Çünkü Sözleşme, uygulamada yepyeni bir açılım getiriyordu: Her cemaati, kendi teolojik hukuk anlayışıyla yargılamak; sevk ve idare etmek… Böylece, belki de dünya tarihinde bir ilk hayata geçiriliyordu ve bu ilk, yönetim sanatında bir devrimdi. İşte, Sözleşme sadece bu özelliğiyle bile aşılmaz bir hususiyetin maliki olarak orada duruyor.

Hendek Savaşı’nda Mekkeli saldırgan Müşriklerle gizli ittifak içine giren ve Sözleşme’deki imzalarını hiçe sayan Yahudi kabilesi –galiba- Kurayzaoğulları’nın ihaneti ortaya çıkınca, sabitleşen suça karşı cezai müeyyide uygulamak şart olmuştu. Son Nebi sordu; “İslam hukukuna mı yoksa Musevi hukukuna göre mi yargılanmak istersiniz?” diye. Hayatta kalma ihtimallerini hiçe sayan Kurayzalılar, İslam hukukunun affediciliğini değil Museviliğin ihanete hükmettiği idamı tercih etti ve infaz edildiler. Bu bile bir tercih serbestisi ve özgür bir idare yansıması olarak tarihe geçti.

Görüldüğü üzre Medine Vesikası, uygulamada da adalet ve hukuk çeşitliliği devriminden ayrılmamış ve Magna Carta’nın önüne geçmişti.
***

Hz. Muhammet’in vefatının arkasından yönetim, “Peygamber Hanedanı”na devredilmedi elbette. Yine “Biat Yöntemi”yle belirlendi. Halife olarak Hz. Ali ve Hz. Saad’ın adları geçmesine rağmen cemaat ileri gelenleri, Hz. Ebubekir ismi üzerinde birleşti ve ona Biat ettiler.

Resul’ün Ahirete irtihaliyle yeni bir sayfa açılmaktaydı Hicaz’ın kuzeyinde… Buna sebep, birinci halifenin devrinde tamamlanmış olan bir kitap: Kur’an… Bir nevi, bütüncül bir anayasa da sayılabilecek olan Kur’an, ondan sonra yeni toplumun adaletle yönetilmesinde yeterli oldu.

İkinci hilafet yılında ölüme yatan birinci halifenin sulbü, dünyada devam ediyordu ve oğulları vardı onun. Buna rağmen o, hanedanlığa yeltenmedi. Yerine oturacak şahıs olarak Hz. Ömer’i işaret etti. Ebubekir’in Hakk’a yürümesinin akabinde Müminler, işaret edilen zat üzerinde birleşti ve Hattaboğlu Ömer, Biat edilen ikinci halife oldu. Onun uyacağı kurallar kitabı elbette Kelam-ı Kadim’di ve Kur’an ikinci halifenin on yılında da genişleyen ve Arabistan’ın çok uzaklarına taşan imparatorluğu idarede tek hukuksal başvuru kaynağı oldu. Hiç boşluk ve aksama yaşanmadı; sistem, tıkır tıkır işledi.

Üçüncü Halife Osman’ın seçimi, Hz. Ömer’in önerdiği birkaç kişilik listeye bağlı kalınarak ve istişareyle yapıldı. Hilafeti esnasında Hz. Osman da ilk iki halifenin yolundan ayrılmadı lakin yıl be yıl Resullulah’tan ve onun şehrinden uzaklaşan İslam memleketinin bazı bölgelerinin ahalisi yönetimden pay istemeye başlamışlardı. Bu anlamda çıkartılan bir isyan sonucunda üçüncü halife, seksen yaşında hunharca katledildi.

İlk üç halifenin seçimi, Son Nebi’nin hayatında yaşadığı bazı olaylar ve o olaylar sonucunda ortaya çıkan hadislerdeki sıralama dördüncü halifenin kim olacağının da tahminine yardımcı olmaktaydı. Üstelik O’nun yaşamında, en yakınında bulunanlar dizisinde ilk dört kişi arasında Hz. Ali de vardı; diğer üçü ilk üç halife olarak tarihteki yerlerini almışlardı. Ancak Ali’nin hilafetini belirleyen etken bu değildi. Zira Üçüncü Halife Osman’ı şehit eden isyankârlar, ülkenin siyasetine de hakim olmuşlardı. Hususiyetle Kufeliler, Hz. Ali’nin halife olmasında ısrar etmekteydiler. Günümüzdeki tarifle ortada bir darbe vardı ve Hz. Ali, darbecilerin adayı olmak istemedi. Ve galiba, Hz. Osman’ın seçilmesinde kullanılan “Şura Yöntemi”ni önceliyordu hatta eğer söz konusu yöntem uygulanmış olsaydı yine Hz. Ali seçilirdi ancak ondan daha önemlisi bu şura birincisi gibi belirlenmiş dar bir kurul olmayacak ve bir bakıma daha geniş katılımlı “Serbest Şura” olacaktı. Bu hâliyle ilk üç seçimden daha “Demokratik” sayacaktık biz onu. Ancak olmadı! Hz. Ali, istemeye istemeye hilafeti kabul etti. Yönetim şartını ve akabindeki günlerin siyasetinin belirleyicisi isyankâr darbeciler olduğu için sonuçtan, ne halifenin kendisi ve ne de halk oldu. Meşruiyeti tartışmalı bir yönetim hâlini alan dördüncü halife ve dönemine itiraz, sadece halktan değil; devletin bürokratlarında da geliyordu.

İslam’a duhuliyetlerinden beri gözlerini en başa dikmiş oldukları söylenen Ümeyyeoğulları kabilesinin başındaki şahıs, aynı zamanda Şam merkezli Suriye’ye de hükmediyordu. O adam Muaviye’ydi. Bu adam, hırsı nedeniyle Resulullah’ın damadı ve torunlarının babası olan dördüncü halifeye rahat vermedi. Hatta isyan bayrağını açıp onunla pervasızca savaştı.

Sıffın Savaşı olarak bilinen ve tefrikanın tavan yaptığı o karşılaşma, İslam’ı siyaseten paramparça ettiği gibi etkisi zamanımıza kadar süregelen teolojik bir ayrışmanın da tetikleyicisi oldu. Sonuç: Hariciler adı verilen agresif ve hatta teröre meyyal, günümüz Deaş’çılarını anımsatan bir grup doğdu. Hz. Ali, bir Harici katilin hançeriyle şehit oldu. Ve Asr-ı Saadet böylece kapandı.

Yönetim, Muaviye üzerinden bir sülaleye geçti. Emevi Hanedanlığı’nın ikinci hükümdarı, tarihin lanetlediği bir adam oldu: Yezit…
***

Dönelim asıl konumuza… Ne yazık ki Doğuda Medine Vesikası üzerinden başlatılan “Özgürlükçü Yönetim” Kur’an üzerinden, otuz yıl kadar devam etmiş lakin bir darbeyle sonuçlandırılmıştı. Darbe, tiranik yöntemleri benimseyen bir sülale hanedanlığına dönüşerek, ulvi ideallerle yandırılmış olan “çerağ”ı söndürdü ve o ışık kaynağı bir daha canlanmadı.

Fakat Britanya adası, aksak Magna Carta’sında direndi ve yeni Magna Carta’larla desteklenen sistemini, Demokrasi hâline getirmesini bildi. Ve onu taklit eden Fransa, İsveç, Norveç, Danimarka başta olmak üzere Almanya ve İtalya ile “Demokratik Avrupa”yı oluşturmada temel belge oldu.
***

Burada, Avrupa’nın ortasında yer alan bir ülke olarak Helvetia Konfedarasyonu da denilen İsviçre’ye özel bir başlık açmak gerekiyor. Bu ülke, Magna Carta’nın yayın tarihine denk gelen kuruluşuyla 13. Yüzyıl’dan günümüze, kesintisiz bir “özyönetim” deneymiyle katıldı dünya demokrasi tarihine. Helvetia adıyla 1200’lü yılların ilk çeyreğinde bir araya gelen bölge derebeyleri gevşek bir yapıyla federatif bir organizasyonu oluşturmuşlardı. Federal yapıyı oluşturan birimlerin her birine “Kanton” adı verildi. Kantonlar, her şeyden önce millet ve mezhep birliğine sahip de değillerdi. Alman, Fransız ve İtalyan anadilli Kantonlar, federatif yapının üç ayrı resmi dilimini de belirliyordu yani sınırlar içindeki herhangi bir resmi levha ya da tabela, üç dili de içermek durumundaydı. Çok sonra üç temel anadile “Romansça” adı verilen bir nevi “Çingene lisanı” da dahil edildi. Sistem, birbirinden tamamen bağımsız “Kanton Devletçikleri”nin uyumlu birlikteliği olarak yoluna devam ediyor.

Temel işleyiş formu olarak ikiye ayrılabilecek olan demokratik idarelerden, neredeyse tamamı “temsil” temelli. Yani halk grupları, kendi temsilcilerini seçiyor; seçilenler, bir kurum çatısı altında toplanıp ülkenin genel durumuna uygun yasa teklifleri veriyor; topluluk bu teklifleri görüşüyor ve oylamakta. Yasama yetkisini, halk adına kullanan temsilci meclisin onayladığı yasa, devlet adına atanmış/seçilmiş memurin tarafından uygulanmakta. Ki bu biçem, yönetimsel tarih içerisinde “Temsili Demokrasi” adıyla etiketlenmekte. Bir diğer demokrasi çeşidini ise “Doğrudan demokrasi” olarak isimlendiriyor yönetim uzmanları. Uygulanma ihtimali ve uygulanma alanı neredeyse yok denecek kadar dar olan “Doğrudan Demokrasi tekniği”nde, isminden de anlaşılacağı üzere, temsilcilik katmanı bulunmamakta. Halk, belli bir insanı bir araya toplamak kaydıyla kanun teklifinde bulunma ve teklifleri doğrudan oylama, kabul etme ve etmeme hakkına sahip. Aritmetiği düşük, köy ve kasaba mesabesindeki bağımsız organizasyonlarda uygulama alanı bulabilecek olan bu demokrasi tekniği, en ilkel hâliyle Afrika kabilelerinde veya benzeri toplumlarda, sosyo kural belirlemede hayat sahasına çıkmakta. Modern devletlerin matematiğindeki yükseklik ve sosyal ciddiyet sebebiyle uygulanması zor hatta imkansız bir deneme olarak biraz ütopik sayılmakta. Ancak İsviçre kantonlarının bazılarında, matematik bu kabil doğrudan demokrasiye uygunluk arz etmektedi. Birer köy veya kasaba mesabesindeki bazı kantonlar, yasama görevinin tamamı olmasa bile bir kısım yetkilerini halkına bırakmış durumda. Buna, yasama işlemini halk yerine getiriyordan çok, yasaları oylamada sık sık plebisit yöntemini kullanıyor demek daha doğru sayılılmakta. Bununla birlikte referandum bereketi, demokrasinin temsiliyet özelliğini halka yansıttığı için önemli bulunmakta. Kantonizm’in bir başka özelliği de –ki bir çok federatif yapıda durum böyledir- kantonların kanunlarını, kendi şartlarına göre yapıyor olmaları. Öyle ki bir husustaki karar, kantonlar arasında farklı farklı değerlendirilmekte; bazen taban tabana zıt bir sonuç doğurabilmekte.

Buna benzer bir uygulama da ABD’de karşımıza çıkıyor. Şöyle ki Federal Amerika’yı oluşturan elli küsur devlet içerisinde kanunlar, birbirine benzememekte. Mesela, bazı devletlerde idam uygulanırken, bazılarında bu konudaki karar, idamsızlık üzerine bina edilmekte…
***

Dönelim Magna Carta Britanya’sına: 1666 yılında Pürüten Cromwell eliyle kısa bir cumhuriyet denemesi yapan İngiltere, devleti 1648’de İbranilerle tanıştıran/buluşturan adam olarak Oliver’i, yıkılan kısa ömürlü cumhuriyet tecrübesinin enkazına gark edilmedi. Pürüten baba, “Devlet kurucusu Lord” unvanıyla sekiz yıl sürecek zorunlu emekliliğe tabi tutuldu. Ancak ülkeye çok farklı bir deneyim yaşatmıştı ve bu deneyimin formatlanmasına, İbrani parmağını da katarak bir başka açılımın da fitilini ateşlemiş oluyordu: Bu açılım, Amerika kolonisinde sektörel genellikten idari ulusallık çıkarmak; kısmi cumhuriyetlerden kümülatif demokrasi oluşturmak diye ifadelendirilebilir.
***

Biri kaybolmuş olan 13 kabileden oluşan Yahudi toplumu, kendine has kurallara göre işleyen ve asla birbirine karışmayan “anane sektörleri”nden müteşekkil bir toplumdu. Enine ve dikine bir devinimle genleşen ve yükselen “Judikyan Kabileler,” birbirinden sosyal ve teolojik hudutlarla ayrılmış ancak bütüncül yapı içerisinde birbirlerine sıkı sıkıya bağlı bir bağnazlığı da bünyesinde barındırmaktaydı. Kutsal Kitap Tevrat’ın ayanaçık ve müteşabih metafiziği, hem içtimai hayata, hem vicdani deruna kayıtsız şartsız hakimdi. Bu hakimiyet, müntesipler arasında ortak ideal ancak ayrı ayrı devinim öngörüyor ve insanlığın en disiplinli organizasyonunu oluşturuyordu.

12 Yahudi kabilesinin dinsel piramidinin derununa sızmış olan bir başka piramit veya piramitçikler vardı. Bunların en bilineni 16. Yüzyıl’ın ilk çeyreğinde ortaya çıkan Masonizm disipliniydi ve bunun da özeli Bin’ayi Brit geometrisi olarak sosyal disiplinde varlığnı hissettiriyordu. Gerek Yahudi Masonluğu olarak bilinen Bina’yi Britt ve gerekse Free Masonluk ve benzeri gizemli tarikatlar, teşkilatlanmada “Judikyan Kohenliği”nde öyle bir tecrübe biriktirmişti ki bu teknikle ahireti kazanmak namümkün lakin dünyayı kazanmamak imkânsızdı.

Anlaşılan o ki İngiliz Sarayı, Cromwell’in Cumhuriyet Judikomasonların teşkilat tecrübelerini birleştirecek; onlara devletin fundamentalist protestleri olan Pürütenleri de dahil ederek kolonilerinden Kuzey Amerika da işbaşı yapacaktı. Sandığımızı yaptı; 1701’de, Yahudi aklının eseri olan buhar makinesinin plânlarını o aklın sahiplerinden pazarlıkla aldı. Ve yine İbrani teknikerlerinin maharetiyle ateş, odun ve sudan can çıkartan “mucizevi makine”yi hayata geçirdi. Böylece, ülkenin dâhilerinin titiz çalışması neticesinde, kendilerini neomedeniyetin sahibi, dünyanın hakimi yapacak olan ameliye olarak “Sanayi Devrimi”ni başlattı. Bundan üç çeyrek yüzyıl sonra da Amerikan kolonisini yıktı yerine, yukarıda sözü edilen koalisyon eliyle ABD’ni kurdurdu.

Yeni kıtanın ilginç devleti Mısır’ın, Babil’in, Roma’nın, İspanya’nın ve Osmanlının ortaklık yaptığı ve anlaşmazlığa düştüğü İbranilerdeki gizli gücün şifresini çözmüş olan Majeste’nin onlarla: ilelebet ortaklık kurma düşüncesinin bir ürünüydü ve ülkenin muhalif köktendinci muhalifleri olan Pürütünlerden kurtulmanın bir yolu olarak da ikinci kuşu vurma olanağı sağlıyordu Londra’ya. Bir üçüncü faydası da vardı ve o da Birinci Dünya Savaşı’ndan ve bilhassa İkinci Savaş’tan sonra ortaya çıkacaktı.
***

19. Yüzyıl’ın ikinci yarısında Hint kıtasını topraklarına katarak akılalmaz bir genleşme ve genişleme yaşamış olan İngiltere böylece, “Üzerinde Güneş Batmayan İmparatorluk”unu kurmuş oluyordu. Eksik olan son iki parça daha vardı: Onlar da Osmanlı ve Romanof İmparatorlukları ve hükmettikleri uçsuz bucaksız arazilerdi. Bu imparatorluklardan biri Türklerin, diğeri Ruslarındı ve ikisi de 1701’de başlayan ve bir odun- bir tas sudan imal buhardan çıkan binlerce beygir gücü ve devasa enerji karşısında tek atlı kalmış; dolayısıyla “Neosanayi” yarışının henüz başındayken tıkanmıştı. Bilhassa birincisi, “Hasta Adam” olarak sıfatlanmış ve –bugün yarın- ölümü kesinleşmişti. İngiliz Majestesi’nin hedefinde öncelikle hastalıklı olan ve gün sayan birincisi vardı. Plân inceydi ve bunu, ikincisinin yardımıyla başaracaktı akabinde de mücadeleden bitkin çıkan ikincisini, tek vuruşla alaşağı edecekti.

Bu sırada, kolonizasyon yarışına “bir buçuk oyuncu”nun daha katıldığı görüldü: Bunlar, 1870 itibariyle Purusya etrafında ulusal birliğini kuran Almanya ve Sardunya çevresinde toplaşan İtalyanlar’dı. Hadi İtalyanlar neyse de daha işin başında densizlik ederek Almanlar, “Dünya mirası”ndan pay istemeye kalkışmışlardı. Birliğini kurar kurmaz yani cin olmadan adam çarpma denirdi buna. Haliyle Majeste, bunu karşılıksız koymazdı.

İngilizler ve Almanlar, kısa sürede kızışan politik ortamın rövanşını Türk imparatorluğu üzerinde yaptılar. Bu birinci raunttu ve savaşı, Birleşik Krallık kazandı. Almanlar, Memalik-i Osmaniye’nin çivisinde takılı olan “ceketlerini alıp” hiçbir şey olmamış gibi evlerine döndü; geride kalan muzaffer İngilizler ise müttefikleri Fransa ve İtalya’yla bir olup Osmanlı arazisini elli parçaya böldü ve sınırları cetvelle çizilmiş otuz küsur devlet soktular haritaya.

Osmanlı ringinde birinci raundu kaybeden Almanlar, ülkelerine döner dönmez, kasap sırasında bekleyen diğer İmparatorluk olan Romanoflu arazisine yönelmiş ve Çar ülkesinde köklü bir rejim değişikliğinin tetikleyicisi olmuşlardı: Bolşevikizm… Herr Hans, bununla kalmamış; Moskova’nın yeni yönetimiyle Avrupa’yı tehdit etmeye başlamıştı. Bu sebeple Majeste, “Osmanlı Operasyonu”nu mayalanmaya bırakıp “Avrupa Evi/Europa Dame”nin yolunu tutmuştu lakin yorgundu.

Çok sürmemişti; bu sefer de Almanya, başına geçirdiği Hitler adlı bir sınırtanımazı kullanarak, “ırkçı çılgınlık”ını tatmin için düğmeye basmıştı bile. “Çılgın Çavuş” bir hafta gibi kısa bir zaman diliminde tüm Avrupa kıtasını yutmuş ve Britanya adasına göz dikmişti. Messer Schmit uçaklarının, Londra semalarında görünmesinin ardından gün saymaya başlayan çılgın adam, pilotlarına sadece bir haftalık mühlet vermişti: Pilotlar, ya Londra’ya girecek ya da Manş Denizine çakılacaklardı. Gerçekten de yedinci günde Schimit pilotları, Britanya’nın anahtarını Hitler’in masasının üzerine koydular. Üzerinde Güneş Batmayan İmparatorluk savaşa ancak bir hafta dayanabilmişti. İşte, bu Majeste’nin hesabında yoktu. Şaşkınlık had safhadaydı.

Majeste, tüm hesapları yeniden gözden geçirdi. Ardından Milli aritmetiği yeniden kurdu: Derin ideallerini Commenvelt’in en güçlü organizasyonu olan ABD’ye taşıdı ve derin İngiltere’yi Washington’daki ünlü saraya sakladı, Beyaz Saray’a… Britanya Adası’nda ise sadece “Sembolik İngiliz” kaldı ve ikincil bir Batılı devlet olarak sessizliğe büründü.
***

Derin İngiltere, gerçekten de çok soğukkanlı ve akıllıydı! O akıl, Magna Carta’dan başlayan yönetim tecrübesinin üzerine, kısa bir süre tacını, tahtını ve birikimini devraldığı ve 600 yıllık ömrüyle en uzun yaşayan imparatorluklardan biri olan Osmanlı yönetim tecrübesini de kattı. Bütün bu paradigmanın üzerine, Amerika’yı “Bir Dünya Devleti” olarak yeniden biçimlendirdi. İkinci Savaş’ın bitiminde, “Güneş Batmayan İmparatorluk” üzerindeki “Sahiplik” hakkını ve yetkisini ABD’ye devreden Londra, geri çekilir gibi görünse de işin başında ve derininde olmaya devam etti.

Şöyle ki herkes zanneder ama yanlış eder; ABD, gerçekte “Prezidentizm”le idare edilmez. Amerika Başkanı, orada yürütmenin başıdır ancak ikincil bir başkanlıktır onunkisi; tıpkı Commanwelt/ İngiliz Milletler Topluluğu’nun diğer üyeleri Avusturalya, Güney Afrika Cumhuriyeti ve Kanada gibi… Adı ABD’de başkan, Kanada’da başbakan, Avustralya’da genel vali de olsa bu tip Commenwelt’lik liderlerin pozisyonları ikinci adamlıktır ve hepsinin üzerinde Birleşik Krallık’ın Kraliçesi vardır. Bu durum Avusturalya, Güney Afrika, Kanada ve diğerlerinde ayan beyan ancak ABD’de gizli saklıdır. Bu gizem bir de Hindistan’da hayattadır. Nedense?!

Sanıldığı gibi Amerikan Başkanı, kral yetkisiyle donatılmış bir sorumsuzluk abidesi değildir. Gizli bağlılığı ve sorumluluğu vardır: Beyaz Saray’a yerleşmiş olan “Gizli ve Derin İngiltere” üzerinden Majeste’ye karşı sorumludur tıpkı Güney Afrika Başkanı gibi. Yaptığı bir hata sebebiyle gece yarısı yatağından, acı acı çalan bir telefon sesiyle uyandırılır ve Majeste tarafından sorguya çekilir.
***

Kanaatimiz o ki ülkemizde, hızla yaklaşan başkanlık rejimi ve bu kabil tartışmalarda ABD’nin derinliklerinde yatan Majestik otorite unutulmamalı. Buradan hareketle “Hangi tip başkanlık?” sorusunun cevabı aranırken, “Amerikan tipi” tercihinde “Saklı Güç”ün etkisi bilinmeli, biliniyorsa hatırlanılmalı ve ciddiyetle gözden geçirilmeli. Bu anlamda, Comonwelt gibi güdümlü örgütlerin üyelerine ve o yörede kurulan şu ya da bu tip başkanlık örneklerine yeterince şüpheyle bakılmalı. Hatta mümkünse bu tip “Bağımlı Başkanlık Tekniği”yle oluşturulmuş yönetimler atlanmalı; atlanılmıyorsa ıslah edilerek model bağımsız biçime getirilmeli.

Tıpkı Majeste’nin Commonwelt üyeleri gibi Fransız Milletler Birliği sayılabilecek “Frankofon ülkeleri”ni model kabul etme arzusu varsa, acele edilmemeli ve o tip örneklerde yeniden gözden geçirilmeli. Buna benzer bir başka model de Rus İmparatorluğu’nun “Vassalları!” diyebileceğimiz “Bağımsız Ülkeler Topluluğu” devletlerinin tekniklerine de yaklaşılırken kuşku elden bırakılmamalı.

Son söz olarak: Kanaatimiz odur ki yeni yüzyılda, başkanlık sistemine geçmesi mukadder olan Türkiye’nin, rejim tercihi tartışmalarından bir an önce vazgeçmesi ve beyin enerjisini model tercihine teksif etmesi hayrına olur. Hatta son zamanlarda sıkça söz edilen “Türk tipi başkanlık” ciddiye alınmalı ve konu geniş katılımlı akıllar tarafından yapıcı şekilde tartışılarak piramit yavaş yavaş ve usla yoğurularak ortaya çıkarılmalı. Bu manada, Orta Asya tecrübeleri, iyice araştırılmalı ve işe yarar bölümler çekinmeden alınmalı, modernize edilmeli. Belki o zaman, on yıl sonra geri dönüp; “Nerede yanlış yaptık?” diye sorma durumunda kalmayız. İnşallah!

Did you find apk for android? You can find new Free Android Games and apps.

Yorumlar

yorum

CEVAP VER

Yorumunuz
İsminiz

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.