BARIŞ SÜRECİNİN ŞİFRESİ

0

 

Makalenin tartışması için mutlaka forumu ziyaret ediniz…

Birkaç ay önce, Yaşar Kemal’in ölümünün akabinde, Ajanda sayfalarında bir yazı kaleme almıştık; “Abdi Ağa, Yaşar Kemal ve İnce Memed/Maraba İsyanının Sonu.” başlığıyla. Yazının muhtevasını okuyanlar hatırlıyordur ancak okumayanlara ve unutanlara kısa bir özet yaparak girelim bu makalenin konusuna: Ta Yavuz’dan beri “Kürt Bölgeleri” ve bölgedeki “Kanaat önderleri”yle işbirliği içerisinde politikalar belirleyen Türk devleti, 1950 yılından itibaren ve Demokrat Parti eliyle makas değiştirdi. Menderes ve adamları, Cumhuriyetle birlikte zoraki olarak CHP’ye kaptırılmış olan çoğunluk “Kürt Beyleri ve Ağaları” yerine marabaları oturtarak geleneksel politikayı masadan sıyırmışlardı. Lakin Menderesciliğin bu politikası ancak yirmi sene gitti ve 1980 le birlikte ters tepti. Yani tarih boyunca ilk kez adam yerine konan marabalar, devlet eliyle ikram edilen ilgi ve kendilerine bahşedilen şerefi hazmedemedi ve özlerinde bir güç ve itibar vehmederek isyan ettiler. İşte, o isyanın doğurduğu PKK ile 35 yıldır örtülü bir savaş ortamı hakim ülkeye…

Söz konusu yazıda sorulmuştu: “Peki çare ne?” diye… Cevap ise şöyle veriliyordu: Tek çare, “Havuz Politikası”na geri dönme ve “Abdülhamit Tekniği”ni işletme… Yani barış ya da görüşme masasından, PKK ve diğer maraba artıklarını sıyırıp çöpe dökmek artık şart oldu. Bundan itibaren tıpkı Koca Yavuz’un yaptığı gibi Kadim Kürt Beyleri, Aşiret Ağaları ve Dini Kanaat Önderleriyle el sıkışmak tek çıkar yol olarak ülkenin önünde durmakta. Ancak cesaretle yürüyecek yetkili aranıyor. Abdülhamit Tekniğine gelince; Son İmparatorun, imparatorluğun can çekiştiği yıllarda kurduğu “Kürt Alayları” anlayışını günümüze uyarlamak gerekmekte. Zaten farkında olmayarak uyarlanmış durumda diyerek açıklayalım; Hamidiye Alaylarının günümüzdeki, benzerinin adı “Koruculuk Sistemi” olarak yıllardan beri varlığını sürdürmekte. Bu bağlamda sistemin kaldırılmasına yönelik arzu ve yönlendirmelerin hayırlı ve samimi olduğu kanatinde değiliz. Ve bunlara ekli olarak, daha evvel kanunu çıkarılmış olan “Ombustmanlık Rejimi”ni hayatın her alanına hakim kılmak da elzem.

***

Evet, sözü edilen makalede özet olarak bu hususlar önerilmişti.

Aradan geçen zaman içinde, “Barış Süreci” önce teorik olarak, ardından da fiilen sona erdi/erdirildi. Hatta eskisinden daha şiddetli bir çatışma ortamına dönüldü. Terör, önce Kobani, sonra Suruç ve benzeri birkaç merkezi olayla ve -ki bunların en saldırganı Ankara Garı vakasıydı- artan bir ivmeyle ilçeleri, mahalleleri ve hatta şehirleri yakıp yıkmaya başladı. Tabii ki ani bir refleksle devlet, bu atağa aynıyla karşılık verdi: Önce polislerle ateşi söndürmeyi denedi fakat emniyet güçleri yetmeyince de ordu birlikleriyle kapsamlı bir operasyon başlatıldı. Söylem bidayette kati idi ve “Bu iş bitecek!” kararlılığıyla 2015’in sonu ‘16’nın başında da süregidiyor. Görünen manzara itibariyle eylem, söylemle yüz yüze örtüşmekte. Ve yansıdığı kadarıyla bu iş bitecek… Ya sonra?!

Devlet, operasyonlardaki başarının somut göstergelerinden yola çıkarak, kendine artan güveniyle birlikte, kesin bir takvim oluşturarak, operasyon sonrasının da ipuçlarını vermeye başladı. Hatırlayınız: Hükümet, 2015’in son aylarında yani sonbaharın başında korucu sayısını artırma kararı almıştı. Ve yanlış hatırlamıyorsam, beş bin kadroda karar kılınmıştı. Lakin öyle bir manzarayla karşılaşıldı ki beş bin istihdam karşılığında altmış bin müracaat yapıldı. Yani “Abdülhamit Tekniği” ikinci evresine geçerken görüldü ki “Kürt Civanları” bu tekniğe gönüllü destek içerisindeler. Asıl haber sonbaharın son ayında geldi ve devlet, Kürt popülasyonunun İleri Gelenleri ve Kanaat Önderleriyle bir ziyafette yanyana geldi. Ve böylece, fiilen yeni dönemi başlattı “Yavuz Modeli”ni tekrar ederek… Mevzubahis model ve teknik, bundan sonrası için yani yeni yolun, kararlaştırılmış belirleyeni olacak gibi görülmekte. Ve 2016’yla birlikte daha da geliştirileceği kanaatindeyiz. Bu arada, “kayış atmış” olan maraba temsilcilerindeki cinnet atarı ve siyasi panik, kendilerinin çöp kutusuna atılıyor olmalarının öfkesinden başka bir şeye işaret etmiyor. Durum bu…

Yeni adıyla “Milli kardeşlik Projesi” ve süreci olarak start alan yolculuğun ilk hâlinin derin bir okuması olduğu kanaatiyle başlığı bir kez daha hatırlayalım: “Maraba İsyanının Sonu ve Barış sürecinin Sırrı” ya da “Barış Sürecinin Arkasında Yatan B plânı…” diyelim.

An itibariyle devlet ve millet olarak Türkiye’nin gelmiş olduğu durak, devletin derinliklerinde A ve B gibi en az iki plânın bidayette kayda geçirildiğini anlatıyor duyan kulaklara. Yoksa sanıldığı gibi ya da yazılıp çizildiği misal, “hele başlayalım da olmazsa düşünürüz.” pejmürdeliğinde değil(miş) devlet. Yani en yakışan tavır olarak, her müşkilat karşısında olduğu gibi devletin, bu meseleye de iki plânlı başlandığı anlaşılıyor. Varsayalım ki öyle olmasın; o durumda da devletin, demir gibi bir iradesi ve çelik yay gibi atan bir refleksinin olduğunu düşünebiliriz. Yani her durum ve şartta, karşı tavırla cevap vermek de devletlere has bir kimyadır. Lakin “sık sık hazırlıksız yakalanan ve kervanı yolda dizen devlet” resmine takılıp kalmak ve devleti “istimi arkadan gelen” yandan çarklı takalar gibi düşünmek yanlış olur. Yani bu hususta da böyle bir devletin vatandaşları olunduğunu düşünmeye hacet yok zira devletin çok plânlı hareket ettiği, ayan beyan belli artık.

Anlaşılan o ki ta bidayette dahi devletin derinliklerdeki operasyonel masalarına konulan hedef, “Pankürdist Hareket”i bitirmekti. Yani diyelim ki niyet, her zaman böyleydi. Ancak icraat bu doğrultuda seyretmedi, problemi bitirmek mümkün olmadı ve yıl yıla bindirilerek, otuz beş kanlı katman oluşturuldu. Bu düzlemde en can alıcı soru; “Peki, terör neden bitirilemedi?” olmalı. Ki zaten devlet de bu soruyu sormuş kendine, derin aklından kati cevabı almak üzere… Elbette daha evvelki dönemlerde de sorulmuştu bu soru devlet katmanlarında. Buna bağlı olarak soruya, değişik zamanlarda değişik cevaplar verilmiş; cevapların işaret ettiği yollar denenmiş lakin netice alınamamıştı.

Bu kez yani son soruşta da sual aynıydı tabiyatiyle fakat alınmak istenen cevap başkaydı. Kanaatimiz o ki zannedildiği gibi içinde “barış” geçen palyatif bir karşılık da istemiyordu devlet sorusuna. Hatta şu saptamayı yapmakta da bir beis yok: Devlet, sorusunun onlarca cevabını da biliyordu haddizatında; bizzat tecrübe ettikleri ve teorik olarak tecrübeye gerek görmedikleri dahil. Ve devletin sorduğu da soru değildi temel itibariyle zira sorusunu bilen, cevapla ilgili bir kanaate de sahip demektir…

Devlet, soruyu sormadan önce, cevabın ne olacağı hususundaki kararını ta 2011 de vermiş; A’dan önce B plânını yapmış ve dosyaya yerleştirmişti. Peki stratejik önemi haiz B plânının içeriği neydi? Cevap: İşte, bugün varıp dayanılan nokta yani Yavuz Modeli ile Abdülhamit Tekniği…

Ancak devletin 2015’in sonu ve ’16’nın başında durduğu noktaya ulaşabilmesi için bir A plânına ihtiyacı vardı ve sözü edilen bu plân tamamen taktikti. Ve o taktiğin adı da “Barış Süreci”ydi.

Ve (teatral) süreç başlatıldı. “Stratejik B Plânı”ndan habersiz olan toplum, anında ikiye ayrıldı ve “Taktik A Plânı”nın işleyişini tartışmaya başladı. Bir kısım, “Hükümetin hatırı”na plânın yanında durdu ve daha dün, “Bebek Katili” diye nitelediği Abdullah Öcalan’ı bile alıştıra alıştıra sevmeyi becerdi. Sonunda Apo, Batı kazığı yiyerek zindana düşmüş; zindanını, derin bir huşu içerisinde okuduğu iki bin kitapla bir Yusuf medresesine evirerek ak saçlı bir bilge adam olup çıkmıştı. Artık o, gerçeği görerek, devletinin yanında yer almış bir tövbekârdı. Bu haliyle affedilmese bile “ev hapsi”yle hayatı kolaylaştırılan bir vatandaş olabilirdi.

Tabi, bir de bunun karşısında olan kamp vardı. Ve onlara göre hükümet, Katilbaşı Apo’yla anlaşarak, kutsal vatanın bölünmesini plânlayan bir müstevli grubuydu. Hatta ülkeyi satan paragözler partisi… Bu durumda bu kampa tek şey kalıyordu; “Mustafa Kemal’in askeri olmak. Zaten onlar da öyle oldu ve kafalarına modası geçmiş kara kalpak geçirerek, ağaçların altına koştular; hem de onları park ağaçlarının altına çağıranların bidayetten beri Mustafa Kemal’e “Burjuva Kemal” dediklerini ve meselenin, üç beş ağaç olmadığını anlamadan. Sonra berdevam benzeri komplolar…

***

Bu bağlamda yani süreç start aldığında Kürtlerin durumu ne? Kürtler derken elbette, “Pankürdistler”den söz ediyoruz işinde gücündeki doğulu vatandaşlardan değil. Ki o yani sözü edilen Pankürdist maşaları, tam bir zafer sarhoşluğu içinde dağdaki inlerinden çıkmış ve “Süreç Caddesi”ne düşüp düzdeki yerleşim yerlerine koşmuşlardı. Tıpkı peynire üşüşen sıçanlar gibiydiler o anlarda ve gözleri her şeyi görüyordu da tuzağı göremiyordu. Bu arada, kışlasına çekilen asker, karakoluna çekilen emniyet güçleri ise eylemsizliğe bürünmüş olarak, “berkemal bir asayiş” içerisinde görevlerini icra edegidiyorlardı. Yani güvenlikçiler nedense herkese karışıyor lakin PKK militanlarına karışmıyorlardı ya da karıştırtılmıyorlardı. Nedense? Bir nevi özgür Cehennem zebanileri misali, “Süreç Militanları” kentlerdeki uygun mahalleleri ele geçirmeye başlamışlardı bile. Bu arada silahlı ve maskeli başıbozuklar, sokak başlarını tutuyor; şehirlerarası yolları kesiyor ve “çakma bir devletin zafer kazanmış elemanları” ukalalığıyla kimlik taraması yapıyorlardı. Bu hâlleriyle tam bir “Stalinist Devrim Muhafızı” milisi gibiydiler. Bu bile kesmedi kolay zaferlerin sarhoşlarını ve derken ikinci aşamaya geçtiler; vaktiyle dağlara yığılmış silâhları, şehirlere indirip örgüt evlerine depoladılar. Bununla kalmadı, zaten kendilerinden olan belediyelerin yardımıyla patlayıcı ve bombaları asfaltların altına gömdüler.

Tabi, bu arada Kürdist siyasetin müfettişleri, her hafta “Kutsal Ada”larına taşınıp “Sahte Mesih”lerinden direktif alıyor ve birer “Kutsal Elçi” gibi medya karşısına geçip bağlılarına müjdeler veriyor; yetmiyor ve hızlarını alamayınca devlete talimatlar yağdırıyor, toplumu hizaya çağırıyorlardı. Mutlaka kendi aralarında da “Silahlı Mücadele” sayesinde koskoca TeCe’yi dize çöktürmenin keyfi içerisinde şampanyalar patlatıyorlardı. Ee, haklarıydı tabi zira ETA’nın BASK’lıların ve nice ayrılıkçı örgütlerin yapamadığını yapmış ve mücadeleden başarıyla çıkmışlardı. (!) Lo lo lo lo lo!

Peki durum, gerçekten böyle miydi?

Aslında devlet, tabi ki olan bitenin farkındaydı; yollara gömülen patlayıcıları bile biliyordu, hem de adres adres… Nereden mi anlıyoruz devletin bildiğini? Ta 2012 görüşmelerinde, Oslo’da kendi ağzıyla söylemişti MİT başkanı. O toplantıda, PKK heyetine; “Memleketin altına bomba yığdığınızı bilmediğimizi mi sanıyorsunuz?” derken zafer sarhoşu militanlara tüyo veriyordu aslında. Lakin onların gözlerinin önündeki hezeni görecek halleri yoktu ki bu uyarının, gelecekte başlarına açacağı belayı hissetsinler!

Tarih kendi künhünce akıyordu. Bu arada A plânının görünürlüğü ve fili durumu içerisinde içerisinde kendi kendine işleyen B plânı çoktan tamamlanmış; kuş kafese girmiş ve sadece çekilip başının koparılmasına kalmıştı. Devlet, demir eldiveni giymeye hazırlanıyordu artık.

Her şey, 7 Haziran’ın sonunda kesinlikle %41’lik değil %49’luk oranı yakalaya bilecek olan hükümetin, “Kürt kardeşler”e son bir şans verme arzusuna varıp dayandı. Bu nedenle kirli oyun bitecekken, bitirilmedi. Demir eldivenin üzerine kadife kılıf geçirildi, nihayet ötelendi, devlet sakin bir suskunluğa büründü. Eğer böyle olmasaydı kardeş Kürtler, içlerinde kalan ukteyle her zaman soğuk davranırlardı devlete; bu bir. İkincisi, seçim öncesindeki nihai operasyonlara karşı dünya kamuoyu itiraz eder ve Türk devletini, Antidemokratlıkla suçlayabilirdi. Bunlardan daha mühimi ve her şeyden önce devlet, eski ceberrutluğunu soyunmuş ve on yıldan beri “Merhamet Devleti” olma yolunda hızla ilerlemekteydi. İşte, bu sebeplerle 7 Haziran, altın tepsi içerisinde HDP’ye sunuldu. Hatta bir söylentiye göre, seçim tutanaklarına kallem katıldı ve HDP’nin hesabına, almadığı oylar yazıldı; yani “Beyaz Türk ve Beyaz Kürt ortaklığı”nın hakettiği %9 buçukluk oran, çıkartıldı %13 nokta bilmem kaça…

Bir bakıma devlet, “Türk Devleti” olmadan evvel son bir kere “Türkiye” olmak istedi ve Demokrasi düzleminde Kürtlere, 80 milletvekili verdi. Belki aklederler, düşünür ve ihanetten vazgeçerler diye.

Ama Kürt kardeşler değil; Pankürdistler, şarap sarhoşluklarının üstüne bir de esrar çekip düşünmedi, akletmedi ve ihanet yolundaki maceralarına süregittiler. Eğer, düşünse, akletse ve ihanet yolundaki maceralarına süregitmeselerdi, için için kozmik odasında işleyen Stratejik derinlikli B Plânı devreye sokulmaz ve her şey daha güzel ve siyasi kardeşlik bağlamında gelişirdi. Olmadı. İşte, bu sebeple nihai karar verildi ve 1 Kasım’ın yolu göründü yani B plânı legalleşti ve Pankürdizm’in darı kuruldu; hem de son olarak, Kıyamet’e kadar bir daha dirilmemecesine.

Tüm bunlar olup biterken ve ülkedeki herkes, bir kafa karışıklığı içerisinde kendisine biçilen rolü oynarken bir “siyaset dâhisi” olduğunda neredeyse her kesimin fikir birliği ettiği bir adam gülüp duruyordu. Malûm adamdan söz ediyoruz: Kanaatimiz o ki 1 Kasım, onun başkanlık ettiği derin masanın eseri; derin masa da “Derin Devlet”in… Ancak mevzubahis “Derin devlet”i oluşturanlar, 1453’ten beri ilk defa “Derin Milleti”n bilge aksaçlılarıydı ve kadro ülkenin en bilge adamlarından oluşuyor olmalıydı.

2015 yılı biter ve ‘16 başlarken devletin tüm silâhlı güçlerini “Pankürdist” militanlarına karşı topyekun bir imha hareketi içerisinde izledi herkes. Ve atılan her fişek, sıkılan her kurşunun, hedefini bulduğu belli oluyor. Elbette daha evvel de fişek atılmış ve kurşun sıkılmıştı hatta uçaklar, bomba yağdırmıştı ülke içinde ve dışındaki on binlerce kilometre karelik alanlara. Lakin o operasyonlarda tüm bunlar, uçsuz bucaksız dağların yamaçlarında boş yere patlatılıyordu. Bilerek, bilmeyerek… Hatta ülke dışındaki harekâtlar ise tamamen akla zarardı. Çünkü bilinmeyen bir coğrafyada, haritasız uçuşlarla derin mağaralarda militan avlamanın olanağı yoktu.

Biliyoruz ki… Bununla birlikte, her harekâtın hayata geçirildiği günlerde, şehirlerindeki rahat evlerinde oturan “Kürt Kardeşler” yanan dağlarına bakıp yüzlerini buruşturuyorlardı. Onlara göre, “Türk Kardeşler” de çok oluyorlardı artık. Kürt gençlerini dağlara mahkûm ediyor sonra da tepelerine bomba yağdırıyorlardı. Oysa onların arzusu daha demokratik bir hayat, daha eşitlikçi bir düzen ve Türklere verilen vatandaşlık haklarının aynısıydı; çok bir şey istemiyorlardı ki…

Acaba öyle miydi?

Maalesef kazın ayağının öyle olmadığını son yarım senede ayan beyan gördü Kürt Kardeşler. Barış süreci diyerek, uçsuz bucaksız dağlardaki dağınıklığı derleyip toplayarak, akıllı bir zarfla şehre indiren devlet, alın size Demokrasi, alın size eşitlikçi ve serbest bir düzen, alın size hak hukuk demişti. Lakin takke düşmüş, kel görünmüş; “Dağdaki Kürt Gençleri”nin gerçek yüzü ortaya çıkmıştı. Bu yüzden, mahalleleri parselleyen, sözde kurtarılmış bölge ya da öz yönetim alanlarında ayyuka çıkan terör eylemleri, şehrin sükûnetinin tadını çıkaran “Kürt kardeşler”in hayatını zindana çevirerek şehirleri, mahalleleri ve hatta aile evlerini yaşanmaz hâle soktu. Nihayet hakikat, Doğu-Güneydoğu halkı tarafından, acı bir tecrübeyle yaşanarak anlaşıldı. Bu kavgada haklı olanın, adil olanın devlet olduğu gün gibi doğdu; zalimler ise dağdan düze inen militanlar ve arkasındaki örgüttü.

Her gün ekranlarda seyrediliyor: Daha önce bir kamera gördüğünde arkasını dönen veya her ağzını açtığında devleti suçlayan “Şehir Kürdü” artık “Yeter!” diye isyan ediyor. Ve herkes, devleti yanında görmek istiyor. Hatta aralarında, eline sopasını alıp cehennem militanlarını kovalayanlar bile var.

Yani hülasa “Sahte süreç plânı” tutmuş; daha önce dağlarda gerillacılık oynayan eşkıya düze inerek ne kanlı katil olduğunu dosta, düşmana göstermişti. Artık devlete düşen, yanan camisini yaşlı gözlerle süzen ve “Keşke benim evimi yaksalardı” diyen Kürt kadınının hakkını eşkıyadan alıp kendine vermek… Herkes, artık ceberrut kimliğini tarihe gömen adil devletten bunu bekliyor. İnanıyoruz ki hafta ya da ay içinde, şehirlerde kıstırılmış tüm “Cehennem Gerillaları”nın sonuncusu da toprağa düşürülecek ve devlet, tüm merhametini halkına gösterecek. Az kaldı. Allahualem!

Yorumlar

yorum

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.